arama

Cuma, Haziran 05, 2026

Bağımsız kitapçılar üzerine

dkdt: 25.04.2026

Kitabın hayatımızın, hanemizin merkezinde yer aldığını buranın okurları biliyordur -ya da en azından tahmin ediyordur diye umuyorum. Bunun bir uzantısı ya da kaynağı olarak kitapçıların da bizim için büyük bir önemi olduğunu söylediğimde kimsenin şaşıracağını sanmıyorum. Yerleşim yerleriyle kurduğumuz ilişkide bu mekanların büyük bir rolü var. Yeni bir yere gitmeyi düşündüğümüzde baktığımız yerlerin başında buranın kitapçıları gelir ve bir şehre gittiğimizde ilk ziyaret ettiğimiz yer çoğu zaman bir kitapçı olur. Bu arayışlarda ve ziyaretlerde önceliğimiz de hemen her zaman bağımsız kitapçılardan yana oluyor desem yalan olmaz sanırım.

Burada şüpheye düşmemin sebebi tabii ki önceliklerimizle ilgili bir kuşku değil. Bağımsız kitapçı kavramının sınırlarının muğlaklığıyla ilgili bir tereddüt bendeki. Bu tanım konusu üzerine birazdan daha uzun duracağım ama şimdilik bendeki karşılığının büyük ölçüde yerellik üzerinden çizildiğini söyleyebilirim. Bir şehre ya da bölgeye ait, orayla özdeşleştirilebilen, özgün, müstakil kitapçılardan bahsediyorum ben bu tanımlamayla.

Örnekler üzerinden gitmek gerekirse dünyadaki en meşhurlarının başında herhalde Paris'teki Shakespeare and Company ile New York'taki Strand gelir. Türkiye'ye geldiğimizde ise İstanbul'dan Pandora, Robinson Crusoe 389, Mephisto, Homer, Gergedan, Nail ve Ksidas kitabevleri, Ankara'dan Dost ve İmge, İzmir'den Yerdeniz Kitapçısı, Eskişehir'den Adımlar Kitabevi, Tarsus'dan Antik Sahaf bir çırpıda aklıma gelen örnekler.  

Örnekleri iki üç sene önce veriyor olsaydım İstanbul'dan Kohen Hemşireler Kitap Evi, Ankara'dan Turhan Kitabevi ve İzmir^den Zorba Kitabevi de büyük olasılıkla bu sıralamada kendilerine yer bulurdu. Ancak son iki senede ömürleri 3 yıldan 105 yıla kadar uzanan bu kitapçılar ya kapandı ya da işlevlerini kaybetti. Bu şekilde net bir olumsuz sona varmasa da Pandora'nın ve Robinson Crusoe 389'un mekanlarını kaybetmelerinden hatırlanabileceği üzere bağımsız kitapçıların yaşadıkları sorunlar dönem dönem çeşitli şekillerde gündeme geliyor. Zaten bu sorunların hiçbir şekilde görünür olmadığı durumda dahi internette kitap satışı hakkında birazcık fikri olan biri, sadece bu yüzden bile işlerin yolunda gitmediği sonucunu kolayca çıkarabilir. Ama buna rağmen yine benzer dönemlerde İstanbul'da Minoa, Frankeştayn, FiLBooks gibi farklı ölçeklerde yeni ve ilgi çekici kitapçıların bu saflara katıldığını da gördük. Hatta Büşra'nın youtube kanallarını göstermesi sayesinde haberdar olduğum Datça'daki Bunko, bu girişimlerin umulmadık yerlerde, farklı dinamiklerle çoğalmaya devam ettiğini gösteriyor bence.

Bağımsız kitapçıların -dünyanın neresinde olursa olsun- zorlu koşullarda hayatta kalmak için faaliyetlerini kitapçılara yakıştırılan bazı kanallardan zenginleştirdiklerini gözlemliyorum. Bu faaliyetlerin başında, herhalde ilk andan beri bu mekanlarda yapılan, yazar, çevirmen, editör söyleşileri ve imza günleri geliyor. Bunların yanında zaman zaman çocuklar gibi belli gruplara odaklanmış başka etkinlikler ve atölyeler de buralarda gerçekleştirilebiliyor. Yine çay, kahve servisi kitapçıların tarihinde azımsanmayacak kadar geriye gidiyor sanırım ama Türkiye'de ne zaman yaygınlaşmaya başladı bilmiyorum. Kitapçıya yer yer bir okuma salonu işlevi de kazandıran, müşteri kitlesini geliştirebilecek ve sürekli gelir sağlayan kafe işlevi de pek çok bağımsız kitapçı tarafından sunuluyor görebildiğim kadarıyla. Zaten bunun bir yansıması olarak "kitap kafe" ve benzeri adlandırmalara da kitapçı isimlerinde denk gelebiliyoruz. Son zamanlarda artan bir şekilde gördüğüm bir düzenli etkinlik de okuma kulüpleri. Kitap kulüplerinin memleketteki yükselişine paralel böyle örneklerin Türkiye'deki görülme sıklığının da arttığı fikrindeyim. Kitapçılık faaliyetiyle daha alakalı sayılabilecek bu eylemlerin yanında bağımsız kitapçıların kendi ürünlerini (bez torba, defter, kalem, ayraç, kupa, vb.) ve hediye kartlarını satmaları da hem bilinirliği arttırmaya, hem de gelir kanallarını çeşitlendirmeye yarayan çabalar olarak not edilebilir.

Ziyaretlerimizden memnun kaldığımız bazı bağımsız kitapçılardan alınmış bez çantaları.

Aslında benzer şeyleri yapsalar da bu tür faaliyetlerin nihai sonucu farklılaşmak, başta değindiğim özgünlüğü kazanmak, oluyor bence. Mesela Paris'te sadece İngilizce kitap satan iki kitapçının okuma kulüplerinden birinin Fransız eserleri üzerine odaklanması sonucu Fransız kültürü ile yeni tanışan yabancılara hitap ettiği, diğerinin dünya edebiyatı eserlerine odaklanması sonucu farklı edebiyatları merak eden -Fransızlar dahil- İngilizce okurları buluşturduğunu görmüştüm. Kitapçıların cüsseleriyle ve kataloglarıyla da uyumlu olan bu ayrım, kitabevlerinin karakterlerinin de güzel bir yansımasıydı kanımca. Bu farklılaşmanın kitapçının karakterini tümden şekillendirdiği yeni bir örneği de Ankara'dan duydum. Kendisi de yazar olan bir işletmecinin yakın zamanda açtığı René Kitabevi kendini "Butik Seçki Kitabevi" olarak tanımlayarak, küratör eli değmiş bir seçkiyle kitapçı ile kitaplık arası bir yerde konumlanıyor kanımca. 
 
Peki buradan yine başa dönecek olursak, bağımsız kitapçıları neden önceliyoruz? Bunun tek bir cevabı yok galiba. Ama benim için her şeyin başında bu son örnekte de vurgulanmaya çalışılan özen geliyor sanırım. Tek işi kitapçılık olan işletmenin, yaptığı işin ölçeği ne olursa olsun, dükkanında bulundurduğu kitaplara ayrı bir itina gösterdiği fikrindeyim. Bu özenin tezahürü benim zevkimle örtüşmeyebilir tabii ki ama yine de bir kitapçının bir market, bir giyim mağazası, bir parfümeriden, bir beyaz eşyacı, ya da herhangi bir başka ticari işletmeden farklı zihniyetle, farklı yargıları ve öncelikleri de hesaba katarak yönetildiğini bilmek beni bu mekana yaklaştırıyor. Tabii işletmenin ölçeğine göre bunun hem görünürlüğü hem de samimiyeti farklılaşabiliyor ama bir örnek vermek gerekirse İmge'nin "Editörün Çok Satmasını Temenni Ettikleri" rafını söyleyebilirim. Ya da şimdi zincir mağazalarda da karşılaşabildiğimiz, personelin seçtiklerini ve bunlar hakkında yorumlarını görünür hale getirmek de benim ilk kez bağımsız kitapçılarda gördüğüm güzelliklerdi ki hala daha özenlilerini buralarda bulduğumu düşünüyorum. Bir başka nokta da benim girişteki tanımıma da işlemiş olan yerellik konusu. Bu kitapçıların bulundukları mekanlarla kurdukları ilişkinin daha doğal olduğunu düşünüyorum, bunun sonucu olarak da bir mekanda kitapla maddi bir ilişki kuracaksam bunun aracısının bu kitapçılar olmasını tercih ediyorum. Kafanızdaki mekan algısına tam uyar mı bilmiyorum ama ODTÜ'nün kitapçısı Öykücü'nün Askıda Kitap uygulamasını bu mekanla kurulan ilişkiye bir örnek olarak sunmak istiyorum.


İmge rafı ve Öykücü vitrini.

Bu yerellik konusunu bende daha görünür hale getiren ise Amerikan Kitapçılar Derneği'nin (American Booksellers Association - ABA) öncülüğünde nisan ayının son cumartesi günü kutlanılan Bağımsız Kitabevleri Günü olmuştu. Büşra'nın Amerika'da yaşadığı sırada şans eseri, düzenlenirken görme fırsatını da yakaladığım bu günde, şehrin bağımsız kitabevleri hem kendi başlarına hem de şehirlerinin diğer kitapçılarıyla ortak etkinlikler düzenleyerek insanları hem bağımsız hem de yerel olana yönlendirmeye çabalıyorlardı. Bu sene ülke çapında 2000'in üzerinde katılımcı kitapçısıyla düzenlenen bu kutlamanın, imrendiğim bir etkinlik olduğunu söyleyebilirim. 

Bağımsız Kitabevleri Günü etkinlik logosu (kaynak: ABA)

Ama herhalde böyle bir etkinliğin düzenlenmesini mümkün kılan bu kitapçılarn birlikte hareket etmesini sağlayan çatı kuruluşudur. Türkiye'de kitapçıların ayrı bir örgütlenmesi var mı bilmiyorum. Bu yazı için biraz bakındım ama bulamadım. Herhalde en yakın organizasyon Türkiye Yayıncılar Birliği sayılabilir. Faaliyet alanlarının kesişmesi, yayıncılık ödülleri kapsamında Kitabevi Emek Ödülü de vermeleri ve çeşitli çalışmalarında bu alanla ilgili de veri üretmeleri açısından yakın olarak adlandırdığım kuruluş böyle büyük kapsamlı bir etkinliğe önayak olmasa da en azından bağımsız kitapçıları işaretleyip, listesini çıkartarak bir araya getirse bile çok önemli bir iş yapar diye düşünüyorum. Uygulaması hala devam ediyor mu bilmiyorum ama bu listeleme ve işaretleme çabasına, yakın sayılabilecek bir alandan örnek, adını bu proje kapsamından öğrendiğim Tüm Kırtasiyeciler Derneği'nin (TÜKİD) “Kırtasiye, kırtasiyeciden alınır” sloganıyla düzenlediği "Kırtasiye Kalite Belgelendirme Projesi" kapsamında değerlendirilmiş üyelerini işaretlemek için verdiği K* tabelaları olabilir. 

TÜKİD'in ilgili proje kapsamında değerlerlendirilen üyelerine verdiği K* tabelası ve uygulanmış bir örneği

Kurumsal bir çatı tarafından bu tarz bir genel organizasyon yapılamıyorsa, belki bağımsız kitapçılar Ankara'da bir zamanlar aktif olan -hala faaliyette midir bilmiyorum maalesef- Mahalle Kahvecileri birliği gibi bir araya gelip, en azından kendilerini ayrıştırarak görünür kılar ve birlikte etkinlikler düzenleyebilirler diye düşünüyorum.

Ankara'nın bazı yerel kahvecilerinin girişlerinde gördüğüm Mahalle Kahvecileri çıkartmaları.

Bu tasnif ve işaretleme konusuna bu kadar odaklanmış olmamım sebebi ise yazının başında ötelediğim tanımlama konusu. Aslında burada daha önce yazdığım şu yazının ortalarında bu tanımlamalar konusu üzerine daha çok tartışmak istediğimden bahsetmiştim. Şimdi bağımsız kitapçıların tanımına geri dönecek olursam, konuyla ilgili Türkçe kaynaklarda bulabildiğim en elle tutulur tanımı -yukarıda adını andığım- Türkiye Yayıncılar Birliği öncülüğünde düzenlenen "Okuma Kültürünü Yaygınlaştırma Platformu" projesinin ilgili raporunda şöyle kestim:

Herhangi bir kuruma veya kuruluşa, kitap satışı yapan bir zincire bağlı olmadan, bağımsız bir şekilde perakende kitap satışını üstlenen, çoğunlukla kitap satışını tek bir mağazada gerçekleştiren, yapısal olarak ortaklı ya da tek kişinin sürdürdüğü, zincir mağazalardan farklı olarak odağında çoğunlukla kitap ve kitapla ilgili ürünler bulunan bağımsız kitabevleri[...]

Ama İngilizce Wikipedia maddesindekine pek benzer bu tanım pek içime sinmiyor. Mesela bu tanıma göre Adana'da ve Mersin'de toplam 9 şubede faaliyet göstermekte olan Kitapsan bağımsız mı yoksa zincir mi oluyor? Bana sorarsanız alacağınız cevapla, bu bölgede faaliyet gösteren bir sahafa bu soruyu yönelttiğinizde alacağınız cevabın aynı olacağını sanmıyorum. Bir başka örnek de Ankara'dan vermek gerekirse yakın zamanda yayınlanan Nazlı Berivan Ak'ın Dost belgeselinde Erdal Akalın'ın kendisinin de hatırlattığı gibi Dost kısa bir süre öncesine kadar yine 2 şehirde 9 şubesi olan bir kitabeviydi. Ama fişinden görebildiğimiz kadarıyla hep bir şahıs şirketi olarak kalan bu işletmeye zincir denebilir mi? Bir de ölçek konusu var. Aynı şehirden iki örnek vermek gerekirse, Türkiye'nin belki de en eski kitapçısı olarak Büyükada'da vapur iskelesi içinde küçük bir dükkanda faaliyet gösteren Ksidas ile Beşiktaş ve Beyoğlu gibi zengin semtlerde büyük ve gösterişli mekanlarda hizmet veren Minoa aynı kefede değerlendirilebilir mi? Bu iki işletmenin bütçeleri arasında herhalde yüzlerce kat fark vardır. Burada benim hepsine yakın olduğum çeşitli işletmeler arasında tercihte bulunmuyorum ya da bunu yapabilmeyi amaçlamıyorum. Sadece kafamda bu konuda netleşmemiş bir şeyler olduğunun notunu düşmek istiyorum. Bu soru işaretlerine birilerinin ya da kendilerinin cevap vermesinin de yeni birlikteliklere, imkanlara, etkinliklere kapı açarak kitapla kurduğumuz ilişkiyi zenginleştirebileceğini düşünüyorum.

Yazıyı seyahat bahsi ile açmam da tesadüf sayılmayabilir çünkü yerelliğine vurgu yapmayı sevdiğim bu kitapçılar birer turist hedefine de dönüşüyorlar görebildiğim kadarıyla. Tabii bir turist olarak ziyaret ettiğim şehirlerde ziyaret ettiğim kitapçılardan bahsederken böyle bir gözlem sunmam biraz garip gelebilir belki ama bahsettiğim şey, mekanın müşterisi olmadan, tanınmış bir mekanı ziyaret etmek için gelenlerin sayısındaki artış. İlk kez 10 yıl kadar önce ziyaret ettiğim Shakespeare and Company'ye o zamanlar rahatça girilebiliyordu diye hatırlıyorum. Şimdi ise bu meşhur mekan ziyaret etmek için büyük olasılıkla önce bir kuyrukta bir süre beklemek gerekecek. Mekanda akışı sağlamak için fotoğraf çekilmemesi ile ilgili uyarılar girişten başlayarak pek çok yere asılmış. Ama tabii bu durum mağazanın dışında alımlı pozlar vermenin önünde bir engel değil. Yukarıda adını andığım, İstanbul'daki Minoa şubeleri için de durumun farklı olduğunu düşünmüyorum. Kısıtlı gözlemlerime dayanarak, bu mekanlara fotoğraf çektirmek için gidenlerin sayısının kitap bakmak için gidenlerle en iyimser bakışla mukayese edilebilir düzeyde olduğu fikrindeyim. 

Eğer gözlemlerim doğruysa biraz pollyannacı bir bakışla bu durumu da olumlu bulabiliyorum. Tabii ki içerikle görüntünün ayrışmasının bir örneği olarak gösterilerek bir sorun olarak da nitelendirilebilecek olan bu durumun dünyada esen bilgi düşmanlığı rüzgarlarının tersine dönmesinin bir işareti sayılabileceğine dair başka örneklerle de el ele giden bir çıkarım büyüyor kafamda. Ama sanırım bu başka bir yazının konusu olacak artık.

Bağlamdan biraz kopuk olacak sanırım ama yazı boyunca iki kere adını andığım Shakespeare and Company'ye birazcık yakından bir bakış atarak kapatabilirim sanırım bu yazıyı. Sylvia Beach tarafından Paris'te 1919'da İngilizce kitap satan ve ödünç veren bir mekan olarak kuruluyor. 1922'de James Joyce'un Ulysses'inin ilk baskısını yapması ve 1920'lerde Ezra Pound, Ernest Hemingway, James Joyce, F. Scott Fitzgerald, Gertrude Stein ve Ford Madox Ford gibi edebiyatçıların uğrak noktası olması sebebiyle dünya edebiyatına iz bırakan bu mekanın faaliyetleri 1941'de Paris işgali sırasında zorla sonlandırılıyor. Naziler tarafından 6 ay kadar hapsedilen Beach, 1944'te kitapçısı Hemingway tarafından sembolik olarak kurtarılmış olsa da 1962'deki ölümüne kadar işletmesini tekrar faaliyete geçirmiyor. 1951 yılında George Whitman adındaki başka bir Amerikalı yine Paris'te "Le Mistral" adında bir kitapçı açıyor. Bu kitapçı 1964 yılında hem Sylvia Beach'in dükkanının anısına hem de William Shakespeare'in doğumunun 400. yıldönümü onuruna adını Shakespeare and Company olarak değiştiriyor. Beach'in dükkanı gibi İngilizce kitap satan ve bir kütüphanesi olan mekan ile faaliyet  gösteren bu kitapçı aynı zamanda ziyaret eden yazarlara kütüphanesinde konaklama imkanı da sunuyor. Bu reenkarnasyon da başka kuşaklardan meşhur yazarları kendisine çekiyor ve William S. Burroughs, James Baldwin, Julio Cortázar, Richard Wright, Lawrence Durrell, Max Ernst, Bertolt Brecht, William Saroyan gibi yazarların yolu bir noktada burayla kesişiyor. Aradan geçen zamanda bu yeni kitapçı da ismini taşıdığı orijinal mekan gibi Paris'in kimliğine silinmez bir iz bırakıyor bence ve yukarıda bahsettiğim kültürel turizm noktasına dönüşüyor. Her ne kadar Sylvia Beach 1958 yılında kitapçısının adını James Joyce için düzenlenen bir partide karşılaştığı George Whitman'a devretmiş olsa da bu, tarihi kitapçının adının olduğu gibi ya da ilhamla, başka kitapçılar tarafından kullanılmasını da engellememiş.

Shakespeare and Company ve ilhamlı tanıdığımız kitapçıların mevcut listesi.

Bunlardan yola çıkarak Avrupa metropollerinde ziyaret ettiğimiz bağımsız kitapçılardan bir derleme yazısı da yazılabilir gibi geldi ama bu fikri şimdilik burada bırakarak bu yazıya son noktayı burada koyuyorum. Bu uzun yazının sonuna kadar sabredenlere ayrı bir teşekkürle.kedi

Pazar, Kasım 02, 2025

The Diplomat ve videoları üzerine

dkdt: 02.11.2025

Bu haftasonu Büşra'nın önayak olmasıyla The Diplomat isimli Netflix dizisine başladık ve ilk iki sezonunu tabiri caizse binge watching yaparak bitirdik. Dizi, yer yer "yok artık" dedirtse de bölümleri ardı ardına açmaya sebep olacak kadar merak uyandırıcı ve tempolu bir şekilde ilerliyor. Senaryosunda çokça tekrarlayan bir kavram ile ifade etmek gerekirse, sıkça pivot yaparak ilgiyi canlı tutuyor da diyebiliriz sanırım.

kaynak: Netflix

Dizinin yaratıcısı Debora Cahn'ın kariyerinin The West Wing'de senaristlik ve yapımcılık yaparak başlamış olmasının, Aaron Sorkin'i hatırlatan uzun ve karmaşık cümlelerle kurulu tempolu konuşmaların dizde bolca yer almasına etkisi olmuştur diye tahmin ediyorum.

Benim diziden haberdar olmamı sağlayan ise ABD Dışişleri Bakanlığı'nın diziyle ilgili bir fact-check videosu yayınlamasıydı. Sonradan bakınca gerçek diplomatlara diziyle ilgili bu tarz videolar hazırlatan tek şöhretli kurumun bu olmadığını da gördüm. Aşağıdaki listede ilk değindiğime ek olarak, dizini başladığı mekan olan ABD'nin Londra Büyükelçiliği'nin, dizide bolca yer alan Birleşik Krallık Dışişleri Bakanlığı'nın, Amerikan kariyer diplomatlarının membaı olan Georgetown Üniversite'sinin ve son olarak yeni sezonuyla ilgili olarak Münih Güvenlik Konferansı'nın hazırladığı videolar var. Herbirinin farklı motivasyonlarla hazırlandığını düşündüğüm bu yüksek profilli videoların çoğunun görece az ilgi görmüş olması ise bence şaşırtıcı. Ben özellikle BK Dışişleri Bakanı'nın videosunun daha fazla izlenmiş olması gerektiğini düşünüyorum.

Dizinin yayınlanmaya başladığı dönemde ABD'nin Londa büyükelçisi olan Jane Hartley'in dizi hakkında konuştuğu küçük videonun alındığı yer ise dizinin podcasti imiş. Bu yazıyı hazırlarken haberdar olduğum, hazırlayanın Lordlar Kamarası üyesi İskoçyalı bir kadın olmasının da ilgi çekici bir detay olduğunu düşündüğüm, ama henüz dinlemediğim bu podcasti de şuraya koyalım. Dizilerin promosyonunda podcastlerin aldığı rolün arttığını görmekle ilgili bir yerlerde bir şeyler söylemiştim sanırım ama bu kısa yazıyı daha dağıtmamak adına bu konuyu eşelemeyi şu güncel örnekle birlikte, uzatmadan, burada bırakıyorum.

Merhaba ben Büşra. Dizi ile ilgili bir yorum da ben bırakmak istedim. Dizi ilk bölümden son bölüme kadar yüksek tempoda ilerliyor, ve Newsroom kadar olmasa da benim için takip etmesi son derece keyifli bir dizi oldu. Sanırım dizi boyunca beni en çok etkileyen, neredeyse her bölümde ana karakterler hakkında fikrimin olumlu ve olumsuz şekilde değişmesi oldu. Ki bunun da dizinin adıyla *diplomat* ne kadar uyumlu bir şekilde ilerlediğini de gösteriyor.

spoiler vermeden nasıl söyleyebilirim bilmiyorum ama dizinin 2.sezonunun sonlarındaki Hal, Grace Penn ve Katein yemek sahnesi uzun zamandır izlediğim en iyi şeydi.

Yine üzülerek asla diplomatik ve duygularını işine karıştırmayacak biri olamayacağımı da bana gösteren bir ayna oldu diyebiliriz. Emre ile aynı sahneyi tekrar izlediğimizde, Onun benden çok daha farklı bir şekilde olayı çözmesi de tuz biber oldu. Umarım 3.sezon daha da iyi olur ve Allison Janney sen ne mükemmel bir oyuncusun. The Helpde ayrı, Palm royalde ayrı, burda ayrı hayran oldum.

Bana yakışır şekilde bitireyim: söyleyeceklerim bu kadar iyi günler.kedi


Pazar, Eylül 07, 2025

dkdt

Draft kutuma düşme tarihi (dkdt): 14.12.2023

Bu blogda daha önce defalarca draft kutumda bekleyenlere değindim. Güncel istatistikleri paylaşmak bu değinişlere neden ihtiyaç duyduğumu güzelce anlatır sanırım. 2006 yılından beri yazdığım bu mecrada, bu güne kadar 167 adet yazı yayınlamışım. Bunun üçte birinden biraz fazlası, yani 65 başlık iste taslak halinde draft kutusunda yer alıyor. Hayatımın en özel kişisi başta olmak üzere bu konuda beni ikaz eden insanlara zaman zaman denk gelmişliğim de var. Hatta buna da dayanarak, blogun 10. yaşını hatırladığım yazımda, adını bu yönde değiştime ihtimaline bile değinmiştim. Bunun öncesinde de, 2014'te Bencillik ya da Darft Kutusu başlığını düştüğüm bir şeyler karalamışım ama ironin en kuvveti şekilde vucüt bulabilmesi için bu yazı da taslağın ötesine geçememiş. Belki draftception adıyla sinemada değerlendirmeliyim bu durumu. 

Şaka bir yana aklıma düşen bazı şeylerin pişmesi beklediğimden uzun zaman alabiliyor. Bu sürede bu fikirlerin bazıları eleniyor. Zaman zaman geriye dönüp bunları temizliyorum. Bazıları ise ne kadar uzun zaman geçse de orada durup yayınlanacak hale geleceği günü bekliyor. Bunun da en iyi örneği, tamamlanmayı 10 sene kadar bekleyen İstanbul II'dir herhalde. 

ODTÜ Sanat 20 yergisinin iv başlıklı bölümünde değindiğim kaygılara bir tezat içeriyor gibi görünse de burada yapmak istediğim güncel bir konudan sıcağı sıcağına bahsetmek değil. Daha ziyade, değinmek istediğim şeyden bahsetmemin ne kadar sürdüğünü -öncelikle kendime- göstermek. Bu da burada yazmka istediklerim hakkında belki bana bir açıdan yol gösterici olabilir. Ayrıca bir noktada yazıya dönerse bu fikrin ne zaman başladığı ve okunabilir hale ne kadar sürede geldiğini paylaşmamın da okura saygı olabileceğini düşündüm. Bu sebeplerden ötürü en azından bir süre bu tarhi notlarını düşmeyi planlıyorum.

Bu yazıyı aklıma düştüğünden beri yazmaya başladığım taslaklara dkdt ekliyorum. Yani, bundan sonra gelecek yazıların bir çoğunda bu tarih görülebilir olacak. Bu yazıyı oluşturmaya başladığımda böyle demişim ama aradan geçen bunca zamana ve bu zamanların getirdiği imkana rağmen başında dkdt yazan ilk yazı bu açıklamadan önce blogda yerini aldı. Bu da merak eden olursa diye, pek bekletmeden peşinden geldi.

Güncelleme

dkdt: 16.12.2023

Aslında bu yazıyı yukarıdaki tarihte görebileceğiniz gibi 2023 biterken, birazda bir yıl sonu raporu gibi düşünerek kaleme almaya başlamıştım ama ancak bugüne geldi. Bu da 17 sene boyunca sürdürdüğüm bir ısrarın kesintiye uğradığı anlamına geliyor. Kendimi savunmam gerekirse burada anlatmayı planladığım dönemde insanlık için küçük ama benim için son derece büyük bazı gelişmeler yaşandı. Bunları hak ettiğini düşündüğüm şekilde aktarmayı bir türlü beceremediğim ya da becerebileceğimi düşündüğüm bir durumda bulunmadığıma kani olduğum için sürekli ertelenegeldi ve bu ana ulaştı. 

O zamandan bu zamana neler olduğuna bir şekilde bakma:

İlk olarak 2023'e bakınca diğer her şeyin yanında küçük bir ayrıntı seviyesinde kaldığ bu yazının da ağırlık merkezine oturacak, tek bir olay öne çıkıyor. O da bir süredir hayatımzıı birleştirmeye çalıştığımız Büşra ile resmen evlenmiş olmamız. 

Bunu da peşi sıra, içimize sinen bir şekilde kutlamamız takip ediyor. O güzel akşamın bir anısı olarak şu fotoğraf da burada dursun:




Kendisinin hayatımdaki yeri resmiyet kazanmışken Büşra'yı buraya yazmaya ikna ettiğimi de mutlulukla söyleyebilirim. Kıdemli editör Selahattin Özpalabıyıklar'ın mesleğiyle ilgili denemelerini topladığı ilk kitabın adı olan "İtalik Benim" ile anlattığı gibi yazı tiplerini ya da renkleri paylaşmalıyız kendisiyle ki ortak yazılarda nereyi kimin yazdığı belli olsun. Son sözü söyleme merakımdan dolayı beyaz bende kalır herhalde ama kırmızının kimde olacağı kesin:

Merhaba ben Büşra. Yıllardır okuduğum, bir parçası hissettiğim bu bloga yazma şansım olduğu için çok mutluyum. Sayın Emre Yılmaz beyefendi ile hayatlarımızı, en önemlisi kütüphanelerimizi birleştirdik. Birlikte keşfetmeye, okumaya, öğrenmeye ve yürümeye devam ediyoruz ☺

Yukarıda belirttiğim resmiyetten sonra sıra biraraya gelmekti. O da tahmin ettiğimden daha uzun ve yıpratıcı bir süreç oldu. Ama nihayetinde geç ve güç olsa da geçtiğimiz Eylül ayında Büşra'nın yanına taşınabildim. Şimdi onun Almanya'da kurduğu düzene eklemlenmye çalışıyorum ya da başka bir deyişle birlikte bir düzen kurmaya çalışıyoruz.kedi

Çarşamba, Aralık 13, 2023

Üslûp hakkında daldan dala

Üslûp bu internet çağında daha da karmaşık bir konu haline geliyor düşüncesindeyim. Teknolojinin yaygınlaşması, ve buna bağlı olarak üretimin imkanlarının artması, türler arası alanlarda tercih ve üretim yapmayı kolaylaştırıyor. 2009 yılında, burada, buna -çok dolaylı da olsa- değinen bir yazı yazmıştım. 

Çok değil, yüz yıl kadar önce bir yazıyı bir görüntüyle -hele de renkli bir görüntüyle- zenginleştirmek, büyük zahmet gerektiren, zaman alan ve pahalı bir eylemdi. Şimdi ise müzik, video ve yazıyı bir araya getiren interaktif içerikler birkaç saniyede hazırlanıp herkese ulaştırılabiliyor. O kadar geriye gitmeye de gerek yok. Daha 5-10 yıl kadar önce Twitter yazı, Instagram fotoğraf, YouTube ise video için özelleşmiş alanlardı. Ama şu anda, bu üçü arasındaki sınır çokça belirsizleşmiş durumda.

Ben, içerik adıyla sınıfsızlaştırılmış bu tür şeyleri hazırlamak konusunda çok becerikli değilim. Fakat Jon Fosse'nin bu sene Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanmasını takiben okumaya başladığım ilk romanı olan Melankoli I-II ile ilgili yorumumu iki görsel kullanarak, çok daha etkin yapabileceğimi düşüncesi geldi aklıma. Ya da sadece böyle yapmak istedim. Ama sonrasında, bu olasılık beni yukarıda hatırlattığım blog yazısında da kafamı kurcalayan konuya geri getirdi. Ne kadar açıklama yapmalıyım? Paylaşmayı arzuladığım iki görüntünün ilki olan resmin adının Melankoli III olduğunu söylemem yeterli mi mesela? Yoksa ressamının Edvard Munch olduğunu da eklemeli miyim? Peki eğer bunu eklersem, Munch'un da romanın yazarı ve baş kahramını gibi Norveçli olduğuna da değinmem gerekir mi? Ya da hepsini, resmin senesiyle de birleştirip "Melankoli III Norveçli ressam Edvard Munch tarafından, Norveçli yazar Jon Fosse'nin Melankoli I-II adını verdiği romanının baş kahramanı olan Norveçli ressam Lars Hertervig'in ölüm yılı olan 1902'de yapılmış bir resim olması açısından da bu kitabı takip ediyor hissi uyandırıyor" mu demeliyim? 

Edvard Munch - Melankoli III (1902)* [kaynak: MoMA]

İkinci görüntü ise anlatımın benzer şeyleri tekrarlayarak genişlemesini ve bu genişlemeyi yaparken de aynı merkez etrafında tekrarların döngüsel hareketini göstermesini arzu ettiğim fraktal temsili olmalı. Ama bunu da açıklamam gerekir mi? Yoksa bir önceki görseli açıklamak için kullandığım metinde, anlatımın bu görselle özdeştirdiğim özelliklerini kullanmaya çalışarak mı vurgulamayı denemeliyim?

Fraktal [kaynak: American Physical Society]