arama

Yaşam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yaşam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Çarşamba, Şubat 28, 2018

Adam


Şehrin en lüks mahallelerinden birinde, genişçe sokağın kenarında arabada oturuyordum. Boş sokaktaki seyrek evlere, bahçelere, dikkat etmeden bakıyor, alakasız bir şeyler düşünüyor ve bekliyordum. Bir anda yolun öbür tarafındaki bir evin bahçesinde hareketlilik olunca düşüncelerimden döndüm ve dikkatimi o tarafa yönelttim. Bahçede evin köpeği kulübesinden çıkmış, sokağın başından yürüyerek gelen, tek kişiye pür dikkat kesilmiş bakmaktaydı. Köpek evine yaklaşan bu adama ne tepki göstereceği konusunda pek uzaktan dahi rahatlıkla fark edilebilecek bir kararsızlık yaşıyordu. Hareketliliğin sebebini anlayınca benim de bakışlarım ve dikkatim yürüyen adama yöneldi. Orta yaşlı sayılabilirdi. Üzerine, çok hırpalanmış, yer yer bütünlüğü bozulmuş deri görünümlü bir ceket giymişti. Altında ise büyük ölçüde çamura batmış bir iş pantolonu ile eski, parçalanmaya yüz tutmuş bir çift spor ayakkabı vardı. Kemerine tutturduğu küçük bir telefon kılıfıyla da bulunduğu ortama ait olmadığını tescil ediyordu adeta. Ben adamı incelerken, köpek de kararsızlığının doruğunda havlar gibi bir ses çıkardı. Sesle birlikte bir an hayvana geri dönünce, köpeğin adamla daha fazla ilgilenmemeye karar verdiğini ve kulübesine döndüğünü gördüm. Sonra bakışlarımı tekrar adama döndürüp, onu dikkatle takip etme nöbetini devraldım.

Belirli bir hedefe gidiyormuş gibi bir görüntüsü yoktu. Yavaş, düzensiz adımlarla sokağın bir o tarafında, bir bu tarafında gidiyordu. Evlere, bahçelere dikkatle bakıyordu. Hali ve tavırları ile, içinde olduğu mekana bu kadar ait olmayan birinin, ne aradığını düşündürüyordu bir yandan da. Akla gelen cevaplarda tekinsizlik yakıştırdığım adam, o sırada, yerde gördüğü bir plastik çöpe yöneldi ve yerden aldı çöpü. Bu hareketi üzerine ben kafamdaki soruya yeni cevaplar eklerken, çöpü aldığı yerden birkaç adım uzaklaşmış olan adam da aynı yere okkalı bir tükürük attı. Az önce yerden aldığı şeyi temizlik amacıyla almadığını gösteren bir davranıştı bu benim için. Tekinsizlik düşünceleri, yerden alınan şey ve atılan şey bir arada, mekan ve aidiyet kazanında kafamı çorba etmişken adam yerden aldığı çöpü biraz ilerideki konteynere attı ve ilerlemeye devam etti. Bu son hareketin de eklenmesiyle kafamdaki çorbanın çeşnisi tam olduğu sırada adam da düzensiz ilerleyişi ile sokağın sonunda kayboluyordu. Ben de bir yandan beklemeye devam ediyordum.kedi

Cumartesi, Ocak 11, 2014

Muhtar

Bir ay kadar önce adrese dayalı nüfus zımbırtısını yapmak için şu anda bulunduğum mahallenin muhtarlığına gittim. İşlerim epey kolay ve pürüzsüz bir şekilde sonuçlandı. Yaklaşmakta olan seçim döneminin de bu durumda bir etkisi olduğunu düşünmekteydim. Geçen gün işlemi sonlandırmak için tekrar gittiğimde de çok hızlı ve kolay bir süreç yaşandı. Sonrasında da tahminimi doğrulayacak şekilde muhtar, seçim broşürünü almamı ve arkadaşlarıma götürmemi rica etti. Mekandan çıkarken de seçim beklentisini şu cümle ile dile getirdi:

Şöyle güçlü bir destekle gelirsek güzel olacak.

Mahalle denilen organizasyona tam olarak dahil edilebileceğimi sanmıyorum. Kendisine de ilettiğim şekilde, şu ana kadar bir sorun yaşamadığım için hali hazırda tanıdığım tek adayı değerlendirme olasılığım zaten çok yüksek. Fikrimi değiştirebilecek şey, seçime kadar adaylar hakkında olumlu, olumsuz bilgi alma ihtimalim. Ama bu da az önce belirttiğim entegrasyon mevzusundan pek mümkün değil. 
Yine de muhtarın sarf ettiği bu cümle beni etkiledi. Bir muhtarın güçlü bir destekle ya da tek oy farkla seçilmesi sonrasındaki dönemde ne tür bir fark yaratıyor olabilir ki? Bir siyasi bağlılığı da söz konusu olamayan seçilmiş kişinin arkasındaki destek, kime karşı onu güçlü duruma getirir?

Çarşamba, Aralık 04, 2013

Ankara metro

(kaynak: http://www.railway-technology.com/)
Bilmeyenler için tarif etmek gerekirse Ankara'nın şehir içi hafif raylı sistem taşıma ağının bir parçası olan Ankara Metrosu'nun vagonlarında pencere boyunca sıralanmış sarı ve beyaz renkli oturma yerleri vardır. Bu oturakların beyaz olanlarının üstlerinde,

BEYAZ KOLTUKLAR GAZİ, YAŞLI, 
ENGELLİ VE HAMİLE YOLCULARIMIZ 
İÇİN AYRILMIŞTIR

şeklinde bir uyarı asılıdır. Bahsettiğim bu beyaz yerler toplam oturma olanağının kabaca %40'ına denk gelmekte ancak 300 küsur kişi taşıma kapasitesi olan araçların oturma kapasiteleri 60 civarında. Yani yoğun durumunda büyük ölçüde ayakta yolcu taşınan bir araçtan bahsediyoruz.

Bu uzun girizgâhdan sonra derdimi anlatabilirim nihayet.

Geçen gün, bu bahsettiğim metro araçlarından birine ilk durağında bindim. Peronda yeni durmuş araca binen ilk yolculardan biri olarak vagonun ortalarında bir yere oturdum. Sonra başka yolcular da geldi. Bir iki kişi sarı yerlere oturduktan sonra, insanlar yan yana oturmamak için beyaz boşluklara da yerleşmeye başladılar. Nihayet vagondaki tüm insanlar yerleştikten sonra, araç hareket ederken boş kalan tek oturak sarı renkliydi.

Buna benzer durumlara sıkça denk geliyorum ve insanların kurallara riayet etmemekte gösterdikleri bu ısrarı anlamlandıramıyorum. Kimse onlardan boş kalacak bir yere oturmamalarını da istemiyor. Sadece belirli insanların kullanması için önceliklendirilmiş bir yeri oturma sırasında sona bırakılması ve bunun doğal bir sonucu olarak, yerin sahibi geldiğinde kimin kalkacağının belli olması isteniyor. Tek istenilen çok olası bir durum gerçekleştiğinde kargaşa olmadan, son derece mekanik bir şekilde bu duruma cevap verebilmek. Bu bakımdan sarı oturma yerleri dolmadan, beyaz yerlere oturan insanları sanırım hiç bir zaman anlayamayacağım.

P.S. Bir hafta kadar öncesinden kalma bir yazı ama son halinin verilmesi, 3 Aralık'ın ertesi güne denk geldi. Güzel oldu.kedi

Pazar, Mart 10, 2013

Karşıda görünen ne güzel yayla

Bende en çok merak uyandıran olaylardan biri de Anadolu'da 15. ve 16. yüz yıllardaki nüfus hareketleridir. Bilindiği üzere bu dönemde, Anadolu'da 11. yüz yılın başından itibaren süregelen büyük hareketin tam tersi istikamette (belki girdap demek daha uygun) bir göç dalgası yaşanmış. Bahsedilen bu göçler, siyasal anlamda büyük bir gerilimin tezahürü olmuş ve nihayet bu gerilim 1514'de bugünkü İran topraklarında yer alan Çaldıran Ovası'nda doruğunu yaşamış. Bir tarafta belirli inanışa sahip gönüllü askerlerin, diğer tarafta ise bu askerlerin akrabalarının ve çok benzer bir inanışa sahip profesyonel askerlerin yer aldığı muharebeyi, savaş meydanlarında o iki yüz yıla damgasını vurmuş olan profesyonel askerlerin tarafı net bir şekilde kazanmış. Ama benim de katıldığım bir görüşe göre Anadolu, o dönemden beri iflah olmamış.
Bu hareketlerin ardındaki mekanizma (dini, etnik, siyasal, vb.), gerçekleşen olaylar ve bunun beşeri yansımaları hakkında bir şeyler duyunca kulak kesiliyorum genelde. Yazıya adını veren, aşağıda Erkan Oğur ile İsmail Hakkı Demircioğlu tarafından yorumlanmış bir kaydını paylaştığım eser de benim için öncelikle bu açıdan ilgi çekiciydi. Ayrıca -bu duruma doğrudan bağlanabilecek şekilde- eseri hemen her dinlediğimde aklımı kurcalayan, insana bu sözleri söyletecek durum nedir ve bu durumu oluşturan eylemlerin vebalinin altına kim, neden girmek ister sorularında da henüz bir sonuca vardığım söylenemez.

Pazartesi, Ocak 02, 2012

Bu sefer de sinemada bir amca

17:30'da sandığım 17:10 seansına gitmek için 17:10'da bilet sırasına girdim. Sinemanın çalışan iki gişesinde de GençTurkcell kampanyasından yararlanmaya çalışan gençler vardı. Ben de elimdeki tavuklu burger ile sırada ilginç bir görüntü oluşturuyordum. Bu sırada hemen ardımdan bir amca geldi. 60 yaşlarını aşkın olduğunu tahmin ettiğim, sıradan giyimli bir adamdı. Hatta böyle bir sınıflandırma yapılabilir mi çok emin olmamakla birlikte esnaf giyimli diye de tarif edebilirim amcayı. Acele ile Bir Zamanlar Anadolu'da filminin ek seans saatlerini duyuran kağıdı gösterdi ve "beşi on geçe değil miydi" diyerek seansı sordu. Görünüşü, acelesi ve gitmek istediği film ile artık -en azından benim için- sırada benden daha ilginç bir görüntüye dönüşen kişiye ağzım yarı dolu olduğu halde "onlar ek seans saatleri" demeye çalıştım. Kısmen başarılı da olmuş olmalıyım ki amca biraz sakinleşir gibi oldu. Tam o anda yandaki gişeyi meşgul eden GençTurkcell insanları ayrılınca hızlıca o gişeye yöneldi. Ben kendi gençlerimin işlerini bitirmelerini bekledim. O sırada biletini almaya çalışan amca, hangi filmi izlemek istedigini soran gişe görevlisine "bu film gösterimdeyken, hangi filme gidilebilir ki" dercesine anlayamayarak baktıktan sonra acele ile filmin adını söyledi. Sırada beklerken, kendi seyredeceğinden başka bir film için bilet almaya çalışan gençlere de benzer bir şekilde baktığını anımsar gibiyim.

Biletlerimizi farklı gişelerden aldıktan sonra sinema binasına birlikte girdik. Hala aceleciydi. Ne tarafa gideceğini çıkartmaya çalışırken, salonu işaret ettim. Salon görevlisini görünce, gişe görevlisine belirttiği şekilde "gözlerinin iyi görmediğini, önden izleyeceğini" söyledi, görevlinin gösterdiği, kapıya yakın koltuklardan bir tanesine oturdu ve filmi izlemeye hazır, bekledi.

Esasen amcanın hikayesi benim için bu kadar olmali. Ama yaşı, giyim tarzı, ilgisi ve telaşı bir araya geldiğinde, benim o salonda görmeyi beklediğim modellerden hiç birine oturmuyordu. Amca sıradanlığının getirdiği sıra dışı görüntüsü ile filmini izledi ve girdiği gibi hızlıca salondan çıktı. Ben de peşi sıra çıktım salondan. Meşrutiyet caddesinin köşesine geldiğimizde alışık olmadığım bir hamle yaptım ve amcaya filmi nasıl bulduğunu sordum.

"Çok tabii bir filmdi" dedi. Diğer pek çok film gibi "güzel ambalaj kağıdına sarılmış olmadığı" gibi bir şeyler söylediğini de anımsıyorum. Salonu erken terk edenler hakkında soru sorduğumda da bunu, gidenlerin büyük olasılıkla güzel boyanmış bir film izleme beklentisi ile sinemaya gelmiş olmalarına bağladı ve yine filmin çok tabii olduğunu belirtti. İkinci sefer aynı cümleyi kurduktan sonra, yorumunu desteklemek için otopsi sahnesinde doktorun yanağına sıçrayan kan damlasını örnek gösterdi. 

Meşrutiyet caddesinin sonuna varmadan amca otobüsünü beklemek için durağına ayrıldı, ben de karşıya geçip metro istasyonuna doğru ilerledim.

not 29.09.2011 tarihinde alınmış


Cumartesi, Haziran 26, 2010

İstanbul III: Amca

Bir amca geldi, vapurun ne zaman kalkacağını sordu. Söyledim. Başka bir sırada oturuyordu, kalktı, yanıma geldi. Bir kadının poşetinde en olduğunu sorduğunu söyledi. Kadına "deli" dedi. Poşetinde "tek başına, maymunlarla birlikte yaşaması" gerektiğini söyleyen bir rapor olduğuyla ilgili ciddiyet seviyesini takip edemediğim bir şeyler söyledikten sonra Pendik'te oturduğunu ve evini karafatmaların bastığını söyledi. Bana "siz yabancı mısınız" dedi. "Evet" dedim. "Nereden geldiniz" dedi. "Ankara" dedim. Kendinin Anadolu coğrafyasından olmayan şivesi ve hareketlerindeki doğallık, içtenlik, ev sahipliği, onun İstanbullu olduğunu açıkça gösteriyordu. "Ankara'yı bilirim" dedi. "Bilir misiniz" diye cevap verdim. Bunu inanmadığım için değil, söylediklerini tam olarak anlayamadığım için yaptım. "Bilirim" diye tekrarladı. "Amcam, milletvekiliydi" dedi. "Yukarı Aydınlık'ta evleri vardı" diye ekledi. Sonra "amcam beni faytonla gezdirirdi, eskiden tramvay da vardı" diyerek Ankara anılarını canlandırdı.
1902 yılında Arnavutluk'dan göçmüşler Türkiye'ye. Dedesi Pendik'e yerleşmiş. Bir asrı aşkın süredir İstanbullularmış. Üzerinde hiç de yeni sayılmayacak gündelik kıyafetler ve ayağında ucuz bir spor ayakkabı vardı. Elinde poşeti, rahat bir şekilde oturuyordu bankın üzerinde ve o anda dünyadaki en doğal şeymiş gibi sohbet ediyordu benimle. Renkli olduğunu, yüzüne uzunca hiç bakamadığım için sadece zannettiğim gözlerinde, karısını bir sene önce kanserden kaybettiğini söylediği an dışında hep bir parlaklık vardı. O yaşıyordu ve hayat devam ediyordu. "Sizinkiler hayatta" mı diye sordu. hayatımda galiba ilk kez karşılaştığım bu soruya "evet" diye karşılık verdim. "Allah bağışlasın" dedi. "Allah cümlemize uzun ömür versin" cümlesini sonuna doğru sıkılan, sönümlenen bir şekilde sarf ettim. Sonra kendinin çocuğu olup olmadığını sordum. "Karıyı büyük aldık" dedi. Sonra yine tam olarak takip edemediğim ama karısının ablasının, karısını evden atması sırasında onu yanına alması anlamını çıkardığım bir şeyler söyledi. Ve ben söylediklerinden bir anlam çıkarmaya çalışırken, O Pendik'e geri döndü. Uzak olduğundan kısaca konuştuk. Aklı yine evine gitmiş olacak ki "bir otel bulsam" dedi. "Bir kaç ay kalsam yeter" diye de ekledi.
Amca'nın sürdürdüğü konuşmanın duraksadığına kanaat getirdiğim için ya da ona saygı duymaya başladığım için ben de tam bir konu açmaya hazırlanıyordum ki konuşmamızın neredeyse başından beri karşımızda oturan ketum bakışlı, kısa bıyıklı adam, vapurun kalkış saati yaklaşınca turnikelerin başına yolcuların üşüşmesiyle, bütün yerler boş olduğu halde kendi bankından kalktı ve bizim banka, amca ile benim arama oturdu. Benden rahatsız olduğuna eminim ama beni mi amcadan, amcayı mı benden yoksa geri kalan herkesi mi bizden koruyordu, onu anlayamadım.

Pazartesi, Mart 30, 2009

Güncelleme

Efes (Pilsen) görece yeni (2002 yılında güzel bir domino taşlarıyla desen yapma gösterisiyle tanıtılmıştı) olan logosunu değiştirmiş. Bu güne kadar belirgin, kalkan biçiminde olan amblem ilk kez bu çizgisinden çıkmış. Yine de yeni amblem eskisinden çok farklı değil. Ancak daha genç ve heyecanlı bir çizgi yakalamış bence. Efes, ağırlığından biraz taviz vermiş gibi. Belki Anadolu Efes, bu ağırlığı gecen yaz satın aldığı Tekel Birası markasına yükleyecektir. İnternette yeni logonun görüntüsünü bulamadım ama merak edenler Efes'in duyurusunu yeni yaptığı "biraya dair" sergisinin internet sayfasında Efes'in yeni logosunu görebilirler. Pilsen'inki her zaman olduğu gibi biraz daha farklı. Farklar kabaca, elipsin içindeki Pilsen yazısı, kolların uzantısındaki buğday başağı motifi ve elipsin altına yerleştirilen 3 altın madalya (önceki amblemlerde 4'tü) olarak sıralanabilir.

Perşembe, Mayıs 08, 2008

7 Mayıs 2008, Redd Ankara Konseri

Kendimi genel olarak şanssız bir birey olarak nitelerim hep. Ama talih bazen beni haksiz çıkarmak adına iş yaparmış gibi de görünebiliyor. Tabi bu islerin sonucu dünkü gibi daha büyük bir hayal kırıklığına da dönüşebiliyor.
Dün yani 7 Mayıs 2008 tarihinde Ankara'da Dip Sahne adlı bir mekanda, bir kaç aydır Ankara gelmelerini beklediğim Redd adlı güzide müzik grubunun konseri vardı. Dün aynı zamanda tarihe, 22. Uluslararası ODTÜ Bahar Şenlikleri'nin de başlangıç günü olarak not düşüldü. Bu iki olayı bağlayan şey ise benim bundan bir iki gün önce sarf ettiğim bir söz; şöyle buyurdum, "Hasuş keşke Bahar Şenliği'nin ilk akşamı Ankara'da Redd konseri olsa da ona gitsek".
Tabi bunu söyleyen bünye böyle bir olasılıktan kesinlikle haberdar değildi. Konserin varlığını başlama saatinden 30 dakika önce gelen bir kısa mesajla öğrenen şahıs, içinde bulunduğu (bir önceki gecenin etkilerini taşıyan) kotu fiziksel durumdan ve üzerinde kafa patlatmaktan öteye geçemedikleri tasarım projesinin varlığından ötürü bu bilgiyi ancak "sağlık olsun" diyerek değerlendirebildi.
Bu noktada sorarım sana değerli okur, burada suçlu olan biri var mı?

Çarşamba, Mart 26, 2008

Tarih Tekerrürden İbarettir

Bundan yaklaşık 5 sene önce görece soğuk bir İzmir akşamında, lise yatakhanesindeki odamızda çekilmiş bir fotoğrafta, objektife bakan 3 kişiden biriydim. Benim dışımda fotoğrafta yer alan kisiler ise Emir ve Ozan idi. Buraya kadar herhangi bir özelliği yokmuş gibi düşünülebilecek fotoğrafı ilginç hale getiren ise fotoğrafın ortasında yer alan kırmızı şarap şişesi ve fıstıklı baklava kutusu idi. Fotoğrafta birkaç ilgi çekici öge daha vardi aslında. Bunlar, benim yatak olarak kullandığım ve üzerine oturduğumuz minder, yine ortamızda yer alan elektrikli ızgara, olayla hiçbir ilgisi olmadığı halde karede görünen Yaşamın Temel Kuralları (YTK) kitabi ve şarap içmek için kullandığımız kupalar (aslında Emir'in elinde bardak vardi). O fotoğrafı çok severim. Hala eski güzel günleri yâd etmek istediğimde koştuğum fotoğrafların başında gelir.
Dün ise görece soğuk bir Ankara akşamında evde tek başıma otururken Gürkan elinde baklava ve yanında Ozan olduğu halde eve geldi. Evde de bir önceki günden kalma beyaz şarabımız vardı. Bir tekrara hazırdım. Tabi aradan geçen zamanın ve içinde bulunduğumuz durumun değiştirdiği bazı şeyler vardı. Mesela baklavamız cevizli ve kaymaklıydı, şarabımız da beyazdı. Ozan'ımız farklıydı, Emir'imiz Gürkan'dı. (Fotoğrafın çekildiği gün baklavayı Emir getirmişti ve Gürkan Emir'den sonra birlikte yaşamayı sürdürdüğüm elektronikçiydi.) Değişmeyen şeyler de vardı tabi. Mesela hala şarabı kupadan içiyorduk. Artık evde yaşıyor olmamıza rağmen baklavayı tabaklara servis etmek gibi bir derdimiz de olmadı yine. Ama bunlardan daha önemli olan benzerlik ise bizim hala ayni biz olarak kalmamızdı. Belki daha gerçekçi bir ifade ile ben aynı bendim demeliyim. Tabi bu cümleyi söylerken yukarıda basitçe örneklenen durum değişikliği veya ölçülebilir çokluklardaki değişmelerle ilgili herhangi bir sabitlik kastetmiyorum. Burada söylemek istediğim (daha doğrusu göstermek istemiş olduğum ve yazının bu noktası itibariyle okurumun görmüş olduğuna dair kuvvetli bir inancım olan) hala aynı hayaller ve kırıklıkları, kaygılar ve tat(lı)lar ekseninde kurulu dünyamda bunun gibi güzel anların hatırına sürükleniyor olduğum.
Bu sefer fotoğraf çekmedik ama buraya yazdığım satırlarımla not düşüyorum tarihe. Belki bundan yıllar sonra da bu okumaktan en çok zevk aldığım yazılarımdan biri olarak yer edecektir hatırımda.
26.03.2008

Çarşamba, Mart 19, 2008

Aradığınız kişiye şu anda ulaşılamıyor

Dün öğleden sonra eve dönerken, akşam sinemaya gideceğimi düşündüm ve burada telefonumu kapatacağımı fark ettim. Normal şartlar altında telefonu 7/24 açık olan ve bu zamanın neredeyse tamamında telefonla ulaşılabilir olan biriyimdir ama bazı özel durumlarda telefonum kapalı olabiliyor. İşte sineme bu özel durumlardan biri. Biraz daha düşünerek bu özel durumların bir listesini yaptım ve akşam film başlamadan bu listeyi Hasan'la paylaştım. Simdi de burada yayınlıyorum listeyi. Eğer bana cep telefonum üzerinden ulaşmaya çalıştığınızda "aradığınız kişiye şu anda ulaşılamıyor" uyarısını alıyorsanız çok yüksek bir ihtimalle aşağıdaki durumlardan birindeyimdir:
  1. Sinemadayımdır.
  2. Şehirler arası yolculuk yapıyorumdur.
  3. Kapsama alani disindayimdir.
  4. Telefonumun bataryasının şarjı bitmiştir, farkındayımdır ama çevremde tekrar şarj etme olanağı yoktur.
  5. Telefonumun bataryasının şarjı bitmiştir, farkında değilimdir. Bu durumun en buyuk alt kümesi, o durumda uyuyor olamamdir. Bunun da en buyuk alt kümesi, o durumda hasta olmamdır.

Pazar, Ocak 06, 2008

ODTÜ Finaller: Güz 2007

Odtü'deki 7. normal dönemimin sonunda, 9. final dönemimin eşiğinde duruyorum. Bir önceki final yazımda, yani 7. final dönemim başında yazdığım yazıda yakaladığım bir iyimser havadan bahsetmiştim. Onun üzerinden bir yaz okulu final dönemi geçti. O dönemde bu iyimserliği koruyamamıştım. (Tabi siz bunu bilmiyorsunuz; çünkü ben yaz okulları final dönemlerinde yazı yazmıyorum.) Ama şimdi benzer bir iyi havada final dönemi eşiğinde duruyorum.Bu durumda olmamın iki temel nedeni var. Birincisi, geçen iyimserlik dönemime de sebep olan ve beni son arasınavlara çalışmaya yönelten arkadaşlarımın bu dönem başından beri bana benzer katkılarda bulundular. İkinci ve daha güncel olan sebep ise, ikinci arasınavlara denk gelen dönemde yaşadığım duygusal ve düşünsel daralma sonrasında, şu anda yaşadığım rahatlık. Bu iki temel sebep beni rahat bir şekilde final dönemine itiyorlar. Tabi bu yazının finaller başlamadan önce yazılmış olmasının da bir iyimserlik etkisi yarattığı göz ardı edilmemeli. İki gün sonra sınavlar başladıktan sonra, özellikle çarşambaya kadar olan dönemde bu kadar iyi olabilecek miyim tartışılır.
Ya da tartışılmaz. İyi olacağım elbet de ama yoğun ve telaşlı olacağım. Bunların ayrımına varmam gerek artık. Değil mi ey okur?
Son olarak, bahar 2006 finallerinin ilk sınavına Doluca Şarapları ile hazırlanan Emre Yılmaz, şimdi de kendini Yeni Rakı'nın eline vermiş şekilde yazıyor bu yazıyı sizlere. Yeni Yıl kutlamalarından çıkamayan genç Emre, halen Türkiye'de yeni yıl eşittir Yeni Rakı demekte:)
Sevgilerle anacığım. Finaller arifesindeki herkese de sınavlarında başarılar dilerim. Siz de bana dileyin.

Pazartesi, Haziran 04, 2007

birbirleriyle alakasız sözler ve fotoğraflar

Ben aslında buraya yazdığım pek çok yazıyı tek solukta yazıyorum. Zaten ben genelde yazılarımı bu şekilde yazarım. Yani yazarım ve geçerim. Yazıya son halini vermeden önce geriye dönüp, şurası nasıl olmuş burası nasıl olmuş diye son bir kez okuma alışkanlığım yoktur. Ben yazıdığım şeyi tekrar okuyacaksam ona son halini verdikten sonra tekrar okurum. Bunun iğrenç bir özellik olduğunun da farkındayım aynı zamanda. Bu özellikten kurtulmaya da çalışıyorum tabi ki. Hatta siz bu blog üzerinden bunu gözlemlemektesiniz. Bir kaç yazımda "şu tarihte başladım, bu tarihte devam ettim" benzeri ibareler gözlemlemiş olmalısınız. Bunlar genel olarak bu iğrenç özelliğimden kurtulma adına atılmış adımlardı ama daha ciddi sonuçlar elde ettiğimiz söylenemez ne yazık ki. Ama en azından çaba olduğunu bilemek de kualağa hoş geliyor değil mi?
Gelmiyor mu?
Bu fotoğrafları sadece konularla alakasız olsun diye koymadım. Fotoğrafların seçimi az önce yazı yazayım dememin ardından kafamın bir yerinden "şu fotoları da bu yazıya ekleyelim" sesini duymamla ilintilidir. İlk fotoğraf manzara fotoğrafıdır, ilk bölümde belirttiğim insani sorunla bir şekilde ilintilendirilebilinir belki ama taşınacağımı söyleyeceğim bu bölümden önce benim defterim üzerinde Büküş'ün telefonu olduğu halde görüntülenmiş fotoğrafın ne işi var ben de anlayamadım. Ama dediğim gibi fotoğraftan bağımsız bir şekilde bu akademik yılda kaldığım evden de en geç bir ay içinde taşınmış olacağım. Bu sefer yeni bir evde, yeni bir kadroyla merhaba diyeceğiz yeni akademik yıla. Daha doğrusu -yüksek ihtimalle- yaz okuluna. Yaz okuluna ben yalnız da merhaba diyebilirim tabi. Hele şu önümüzdeki hafta da bir bitsin de biz tekrar çıkalım ev aramaya ve önümüzü daha net görelim.

Sağlıcakla kalınız anacım!

Pazar, Mayıs 27, 2007

geçen ay, bir aylık sürenin geçmiş olduğunu vurgulamak için kullanılacaktır bu yazıda ve tamamlanmış bir süreci ifade etmektedir

Bana bu en uzun başlıklı yazımı yazdıran olay, bundan önce bana bir kaç yazı daha yazdırmış olan son yazımdan bu yana görece uzun bir zaman geçtiğini farketmem durumudur. Son durumda bu görece uzun zaman tam bir aydır. Genelde hesep kolaylığı için 30 gün kabul edilen bir ayı ben söylem kolaylığı sağlamak için bu yazımda 31 gün olarak kabul etmiş bulunmaktayım. Yeri gelmişken bu kabullenmemi de belirttikten sonra hepinizin merakla beklediğine emin olduğum, yazının temel metinine geçebiliriz. Yani geçen bir ayda ne yapmış olduğuma.
26.04.2007-27.05.2007 tarihleri arasında geçen dönem benim için gayet dalgalı geçmiştir. Bu dönemin en önemli gelişmesi bir önceki yazımda da belirtmeiş olduğum üzere benim yıllar sonra ders çalış(tırıl)mış olmamdır. Tabi her ne kadar burası benim kişisel blogum olsa da bu kadar bencil bir şekilde sadece beni etkileyen olaylara çok büyük önem yüklemek pek doğru olmayabilir. O zaman yakın çevremi de yeterince etkileyen bir kararı geçen ayın en önemli gelişmesi yapabiliriz. Bu karar uzun zamandır kafalarda oluşmuş olsa da net bir şekilde dile getirilmek için çok beklenen şu anda oturduğumuz evi dağıtma kararımızdır. Ders çalışmış olamam olayının göstereceği üzere bu dönemde bir miktar sınavım oldu. Zaten bu geçen ay sınavlarım ve evi ayırma, yeni ev bulma sorunları ekseninde geçti diyebiliriz herhalde. Herhalde diyorum çünkü az önce fark ettiği üzere bu geçen dönemi ben de çok net hatırlamıyorum.
Fakat net bir şekilde hatırladığım şeyler de var. Mesela bu geçen bir aylık sürenin tam ortasında ODTÜ 21. Bahar Şenlik'inin yapılmış olması. Katıldığım diğer bahar şenliğinde olduğu gibi çok az alkol almak suretiyle nihayetlendirdiğim bu bahar şenliğinde sadece bir konsere katıldım. O da çek sevdiğim müzik gruplarından biri olan Pentagram'ın konseri idi. Bu konser dışında şenliğe katıldığım iki akşamı arkadaşlarımla sohbet ederek geçirmeyi seçtim. Özellikle ikinci akşamki soframız ve eğlencemiz dikkate alındığında bu kararımda ne kadar haklı olduğum kanısına varıyorum tekrar tekrar. Ama keşke bazı eski dostları unutmamış gibi hissetmeyi de başarabilsem.
Bu geçen ay içinde tabi ki bazı kültür-sanat faliyetleri içinde de bulundum. Mesela bir kaç kez sinemaya gittim. Hatta kaç kez sorusuna tam sayı bir cevap vermem gerekirse 2 kez sinemaya gitti. Biri Örümcek-Adam 3 diğeri de Karayip Korsanları: Dünya'nın Sonu idi. Birincisi rezealet sözcüğünün bile nitelemekte yetersiz kalacağı bir anlatımla önümüze konulan tanıdık ama çok yalınlaştırımlış ve yalınlaştırma çabası içinde çok bozulmuş Peter Parker'in kendi içinde yaşadığı sorular ve siyah kostüm hikayesiydi. İkincisi ise serinin genel, yüzümüzde tebessüm bırakmayı iyi beceren çizgisinden uzaklaşmadan, muazzam mekanlarda önümüze çok güzel görseller koyan eğlenceli bir yapımdı. Sinema izlediğim son şaheser Pan'ın Labirenti'nden sonra dahi hala inatla dev bütçeli Amerikan yapımlarına gittiğim için beni kutlamak isteyen insanlar var ise, tebriklerini bekliyorum. Sinema dışında kültür-sanat adına yaptığım başka bir eylem ise kitap okuma çalışmalarıma devam etmemdi. Oğuz Atay'ın Tehlikeli Oyunlar adlı eseri bu kendini ikinci kez elime alışımda sona yaklaştı. Bu denemenin sonucunu ve doğal olarak kitabın sonunu (sonu derken kitabın sonundaki olay değil, kitabın bitmesi eylemi kastedilmektedir) heyecanla bekliyorum. Bu iki tane, bekleme eylemi ile biten cümle topluluklarıyla açıklanan kültür-sanat etkinliğinden sonra bu ayın son ve her ortamda ulaşılması en kolay ve bence en vazgeçilmez olan kültür-sanat etkinliği, yani müzikten bahsedip geçen ay neler yaptım bahsini artık kapatalım. Geçen ay müzik dinleme eylemimin büyük çoğunluğunu en nihayetinde paraya ıyıp aldığım mp3 oynatıcımda gerçekleştirdim. Bu müzik dinleme ortamı adına farklı büyük bir değişimdi ve bunu da kültür-sanat faaliyetleri içinde belirtme gereği durdum. Bunun dışında dinlediğim müziklerden bahsetmek gerekir ise bu biten ayın başında hala gripin'in Gripin albümünü dinliyordum. Sonra bir müddet Vega'nın TATLIsert albümünü tekrar dinledim ve bu bir aylık sürecin bitmesine yakın elime geçen Oi Va Voi'nin kendi adını taşıyan albümünü ve Tori Amos'un American Doll Posse adlı albümünü büyük bir zevkle dinledim.
Elimden geldiğince bu yazı yazmadığım bir aylık süreyi özetlemek istedim ama şimdi bakıyorum hala tam olarak herşeyden bahsetmemişim. Bunun en önemli örneği bu geçen ay içinde yaşadığım doğumgünümden bahsetmemiş olmam. Bİr aylık bir sürenin tarih sınırlarını koyarken bu sınırların içinde kalan belirli tarihleri düşünerek başladım yazıya. Bir kaç sınavın tarihi geldi, bahar şenliğinin tarihi geldi ama doğumgünüm gelmedi. Doğumgünüm az önce müzik dinleme alışkanlıklarımın değişmesi ile ilgili bir şey düşünürken bir bağlantıdan ötürü geldi aklıma. Ayrıca bunu fark edince bir başka şeyi daha fark etmiş oldum ki der çalış(tırıl)mış olamam olayından fazla bireysel diye bahsetmemiş olmakla birlikte bu geçen bir aylık sürenin büyük bölümünü kendi evimde geçirmediğimden, beni evimde olmadığım bu zaman zaflarında evinde misafir eden ve çalıştıran misafirperver ve iyliksever insandan da bahsetmemiş olduk. Hatta bahsetmediğim bu birey, mekan ve zamanı birleştirdiğimizde ortaya çıkan, benim için düzenlenen ilk "süpriz" doğumgününden de bahsetmemiş olduk. Ama bu başlıklardan şimdi bahsettikten sonra ve aklıma daha başka bahsetmediğim bir şey gelmediğine göre, yazıyı da daha fazla uzatmadan burada nokta koysak iyi olur kanısındayım. Unuttuğum bir şeyler mutlaka kalmıştır. Eğer öenmli şeyle unuttuysam şimdiden olayların kahramanlarından özür dilerim. Aynı özürüm son bölümde hızlıca bahsettiğim olayların kahramanları için de geçerlidir.
Bu yazıyı az önce, eski adıyla "the best stuff in the world" yeni adıyla "bestuff" adlı internet sitesinde gördüğüm bir cümle ile bitirmek istiyorum:
"I Wish I Were Your Derivative So I Could Lie Tangent To Your Curves."

Not: Yazıyı bitirirken bir müddettir bakmayı ihmal ettiğimi fark ettiğim hasuş'un 2blogötesi'ni okuyordum ve Norah Jones-Sinkin' Song çalıyordu.

ODTÜ Finaller: Bahar 2007

Yarın ODTÜ'deki 7. final dönemim (6 normal dönem ve 1 yaz dönemi) başlıyor.
Yarın finalim yok.
İlk finalim 29.05.2007, Salı günü.
İlk finalim TURKISH II (Türkçe 2) dersinden.
Diğer final tarihlerim;
30.05.2007 (MATHEMATICAL MODELING IN CHEMICAL ENG.)
31.05.2007 (PHYSICAL CHEMISTRY II, MICROBIOLOGY)
01.06.2007 (SEPARATION PROCESSES)
03.06.2007 (MATERIALS SCIENCE & ENGINEERING)
08.06.2007 (CHEMICAL ENGINEERING LABORATORY I) şeklinde sıralanıyor.
Bu final dönemi başlangıcında bundan önceki final dönemlerinden önce yaşadığım çok sıkılgan ruh halinden biraz uzak bir durumdayım. Bu tabi insanı bir yerde mutlu ediyor. Bunda 2007 Bahar döneminin son 3 arasınavına çalış(tırıl)mış olmamın vermiş olduğu rahatlık temel etken.
Bu durum bir umut ışığı doğuruyor.
Bakalım.
Bekleyip görelim.
Final döneminde herkese başarılar.

Cuma, Mart 30, 2007

bir ay daha biterken

Yaklaşan ay sonu (1 gün kaldı!) bu ayı da boşa geçirmişim izlenimi yaşamama sebep verirken, ben de bu ay yaptığım işleri sıralayarak aslında ayın hiç de fena geçmediğini kendime kanıtlamaya çalışacağım. Umarım bu yaptığım eylemi sadece bu ay için yapmak zorunda kalırım. İşte liste:
  1. Bol bol müzik dinledim. Özellikle bu ay gripin'in Gripin ve Derya Türkan'ın Minstrel's Era albümlerini bol bol dinledim. Bir de tabi ki İbrahim Tatlıses'in Ağrı Dağın Eteğinde (Cano Cano) Techno Remix adlı şarkısı dilimden düşmedi.
  2. Sinemaya gittim: 300. Hiçbir şey kazanmadım ama ilginç bir şekilde hiçbir şey kaybettiğime de inanmıyorum.
  3. Kendime verdiğim pek çok sözü çatır çatır yedim, bir kez Gevende ve bir kez de Pinhani konseri ektim.
  4. Bol bol ödevdir, projedir, laboratuvardır çalışması içinde katkısız olarak bulundum, hayaletliğimle grup arkadaşlarımın ilgilerini cezbettim.
  5. Odamı topladım ve çalışma ortamımı düzenledim.
  6. Spora başlamak için somut adım atma girişimlerime bir kaç tane daha yeni deneme ekledim.
  7. Toplam 15-20 sayfa kitap okudum ve ay boyunca bulduğum her fırsatta bu başarımdan ötürü kendimi kutladım.
  8. Uyku düzenimi artık eski (tabi ki güzel) düzenine sokmak gerektiğinin farkına vardım.
  9. Ayın bitimine doğru başlayan sınav dönemimde çalışmaya çalıştım ve hatta bunun da ötesinde eser miktarda çalıştım. Mesela bu yazıyı da yazarken yarınki fizikokimya sınavıma çalışır gibi yapmaktayım ama bu yazının öncesinde ve sonrasında yapılanlarla bu çalışma eser miktara hattabelki de daha üst bir miktara tamamlanacak.
İşte bir ayın daha sonuna böyle geldik. 1,5 ve 9. maddeler ayın (hatta 5. ve 9. belki de yılın) güzel gelişmeleri olarak tarihte yerlerini aldılar. Diğer maddeler de daha da kötüye gitmekte kararıymış gibi görünen hayat eğrimin itici güçleri olmaya devam ettiler, kronik rahatsızlıklarım benim:) Bu son tanım çok iddialı oldu galiba, hiçbir şey olmadıkları halde kendilerini her şey sanan canlılara mı benziyorum yoksa. Aman Allahım!
Gelecek ay daha iyi olsun. Benim için olmasa da sizin için olsun. İşte başıma kötülük gelecek bile olsa sizin için bu kadar güzel şeyler dileyecek kadar iyi de bir insanım.

dipnot: Az önce TGRT Haber kanalında Emin Çölaşan ve Melih Gökçek'in tartışmasını izledim. Bu ay izlediğimi belirttiğim diğer görsel gibi bundan da birşey kazandığıma ya da kaybettiğime inanmıyorum.

Perşembe, Mart 08, 2007

hebele

Ve sonunda beklenen başlığı attım. İçi olabildiğine boş ve olabildiğine kısa bir yazı yazmak için gereken en önemli şartı sağladım. Zaten ne yazayım ki? YouTube'e erişimimiz de engellendi. Bir müddet sitedeki videoları göremeyeceksiniz. Sahi ben kime sesleniyordum? Kim? Duyamadım. Çünkü söylemediniz. Çünkü yoksunuz. Acaba ben var mıyım? Aslında bütün bunlar bir yana ben neden bunları yazmak için bu kadar bekledim. Ya da daha iyi bir soru olsun diyorsanız; neden şimdi yazıyorum? Bu soruların cevabını düşünerek uyuyayım en iyisi. Zaten yarın lab. var. Sahi o da bana en az aşağıdaki resim kadar flu görünüyor.

Salı, Şubat 27, 2007

Beyaz

Günlerim ya karanlık ya da puslu geçiyor. Önümü göremiyorum. Görüşümü kapatan pek çok unsur var ve bunların pek çoğunun ne olduğunu söyleyemiyorum.

İfade edemeyeceğim şeyler var. "Şeyler" ifadesi bile önceki cümlenin ispatı zaten. Ama ben bu şeyleri hissediyorum. Bu da ilk üç cümlenin dayanağı. Dayanaklığının ötesinde benim için gerçek bu!* Yıllardır, Doğu diye diye pek çok insanın başını ağrıtmış ve hep hissetmenin öneminden bahsetmiş biri olarak, bu hissetme olayına çok değer veriyorum. Onlarla yaşıyorum ve çoğu zaman onları takip ediyorum. **Hislerimin peşinden sonunu göremesem de yürüyorum. Umarım bunlar hep birlikte beni istemediğim sona götürmez. Ama yine de bu hissettiğim şeylerin her daim ifade edilemeyen şeyler olarak kalmayacağına dair bir inanç var içimde***. Bir gün, Allah nasip ederse, ben bunları ifade edebileceğim. O gün, berrak bir gün olacak.


*evet bazı şeyler yalanlara dayanıyor.
**kendime itiraf, ile başlıyor.
***inançlar "insanların" yaşayabilmesi için önemli ve gereklidir kanımca.

Çarşamba, Ocak 10, 2007

ODTÜ Finaller: Güz 2006

Kaçınılmaz olan yine geldi çattı ve yine başladılar. Finallerden bahsediyorum. Bugün ya da dün Heat ile başlayan -ve büyük ölçüde biten- sınavlar silsilemden, silsilemizden bahsediyorum. Geçen sene bahsettiğim gibi bahsediyorum. Yine bir kötüye gidişten bahsediyorum ya da bahsedeceğim. Geçen seneki yazımı tekrarlayacağım ya da hali hazırda tekrarlıyorum. 2006 Bahar dönemi dışında katıldığım diğer final dönemleri için de yazılar yazmış olsam durum bu yazılar için de pek farklı olmazdı.
10.01.2007/02:46

Yukarıdaki yazıyı bundan dört buçuk ay önce yazmaya başlamışım ama tamamlayamamışım. Ben de şimdi ODTÜ final dönemleri ile ilgili yazdığım ve yazacağım yazıları "Final Yazıları" etiketinde toplamaya çalışırken fark ettim bu tamamlanmamış yazımı. Hayır yalan söylüyorum, hep farkındaydım bu yazının ama tamamlama cesaretini gösteremedim. Çünkü o zaman çok karmaşık bir ruh hali içindeydim ve hala içimde bir yerlerde bu ruh halinin izleri var. Hatta şu anda o günleri düşünürken içim sıkılmaya başladı bile. İşte bu karmaşıklık yüzünden tamamlayamadım bu yazıyı. Tamamlayamayacağım da ama bu haliyle yayınlayacağım. Blogumu tutmaya başladığımdan bu yana geçirdiğim final dönemlerinden sadece Yaz 2006'nın yazıları olmayacak bu sitede. Ama umarım bu yarım halinden ve şu anda yazdığım açıklama metninin dilinden o zamanlar içinde bulunmuş olduğum o iğrenç durum hakkında bir fikir oluşmuştur kafanızda.
27.05.2007/23:43

Salı, Ocak 02, 2007

yeni yil ve bayram duosu

Kurban Bayramı'nın ilk günü ile yılbaşı çok yılda (36 tahminimce ama 64 diyenler de var) bir aynı güne denk geliyor ve 01.01.2007 bu günlerden biri. Bu çakışma bayramın bir nebze olsun yeni yıl kıtlamaları tarafından gölgelenmesi anlamına geliyor, maalesef. Ama biz Doğu-Batı çekişmesini/çatışmasını hazmetmiş bir toplum olduğumuz için bu bizim için fazla sorun yaratmayacak.
Ben de bir sorun yaratmayacağını düşünerek ilk kurbanı "Batılıların" (Hristiyanların) gözünden tasvir eden bir resim ile hepimizin çok sevdiğini bildiğim, "bizden" bir yeni yıl şarkısını yan yana koydum ve bu sayfada bu gölgelemeye/çakışmaye yer vermek istedim.
Umarım beğenirsiniz:



yeni yıl, yeni yıl, yeni yıl, yeni yıl
bizlere kutlu olsun
yeni yıl, yeni yıl, yeni yıl, yeni yıl
sizlere mutlu olsun
eski yıl sona erdi
yepyeni bir yıl geldi
bu yıl olsun mutlu bir yıl
bu yıl olsun hey hey
kardeşiz biz hepimiz
bitmesin hiç sevgimiz
aramızda dargınlık yok
aramızda hey hey
mutlu olsun insanlar
mutlu olsun tüm evren
yeni yılda hep birlikte
yeni yılda hey hey

Salı, Aralık 26, 2006

hafif müzik

Aradan tam bir yıl geçti. Geçen sene 5 Aralık'da piyasaya çıkmıştı solda gördüğünüz bu albüm. Bence 2006'nın en iyi Türkçe Rock albümüydü. (Sonra pinhani geldi ama o ayrı hikaye.) Bu, övgüye değer albümü uzunca bir süre dinledim. Hatta doğru anlamıyla ifade etmek gerekirse uzunca bir süre sadece bu albümü dinledim. Ama bir yerden sonra doğal olarak önce dinleme sıklığımı azalttım, ardından da albümü dinlemeyi bıraktım. Ve albümün yarattığı büyük hareketlilik benim için bittiğinde Vega yine "Bu Sabahların BirAnlamı Olmalı"yı çağrıştırıyordu bana.
Neden sonra geçen cuma gecesi Adana'ya giderken, yanıma dinlemek için yol albümlerim Koray Candemir - Sade ve Aylin Aslım - Gülyabani ile birlikte Vega - Hafif Müzik'i de aldım. İçimde büyük bir Sokaklar Tekin Değil dinleme arzusu yükselmişti. Anlam veremiyordum. Daha doğrusu verebiliyordum ama bu anlamı burada paylaşma isteğim olmadığı için şu anda yalan söyleme yolunu seçiyorum. Zaten yazı için önemli şey de bu anlam değil. Aslında belki o. Yazıyı gereksiz yere biraz daha uzatacağım, sevgili okur kusura bakma ama bu yazının başlıkları (tag) arasında neden Ben ve Yaşam olduğu sorusu sorulursa cevabın bu "anlam"dan geçtiğini bilmeni isterim. Her neyse tahmin edebileceğiniz üzere yolculuk boyunca durmadan bu albümü ve özellikle Sokaklar Tekin Değil adlı şarkıyı dinledim. Hatta yetmezmiş gibi dönüş yolculuğunda da aynı eylemi gerçekleştirdim.
Bütün bunlar da yetmezmiş gibi Ankara'ya vardığımdan beri de albümü dinliyorum. Hatta inanır mısınız sayın okur bilmem ama size bu satırlar yazarken de albümü dinlemekteyim. Belki bu sadece bana has bir durum değildir, sonuç da dün adaşın kişisel iletisinde de "yüzü suyu hürmetine bi gel aşkın.." yazıyordu. Belki herkesin Vegası daha da ötesi Hafif Müzik'i gelmiştir. Eğer öyleyse benden tavsiye: 1.Elimde değil 2.Yok 3.Sokaklar tekin değil sonra tüm albüm sonra aynı 3lü tekrar. Albüm daha bi güzel oluyor:)