Üslûp bu internet çağında daha da karmaşık bir konu haline geliyor düşüncesindeyim. Teknolojinin yaygınlaşması, ve buna bağlı olarak üretimin imkanlarının artması, türler arası alanlarda tercih ve üretim yapmayı kolaylaştırıyor. 2009 yılında, burada, buna -çok dolaylı da olsa- değinen bir yazı yazmıştım.
Çok değil, yüz yıl kadar önce bir yazıyı bir görüntüyle -hele de renkli bir görüntüyle- zenginleştirmek, büyük zahmet gerektiren, zaman alan ve pahalı bir eylemdi. Şimdi ise müzik, video ve yazıyı bir araya getiren interaktif içerikler birkaç saniyede hazırlanıp herkese ulaştırılabiliyor. O kadar geriye gitmeye de gerek yok. Daha 5-10 yıl kadar önce Twitter yazı, Instagram fotoğraf, YouTube ise video için özelleşmiş alanlardı. Ama şu anda, bu üçü arasındaki sınır çokça belirsizleşmiş durumda.
Ben, içerik adıyla sınıfsızlaştırılmış bu tür şeyleri hazırlamak konusunda çok becerikli değilim. Fakat Jon Fosse'nin bu sene Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanmasını takiben okumaya başladığım ilk romanı olan Melankoli I-II ile ilgili yorumumu iki görsel kullanarak, çok daha etkin yapabileceğimi düşüncesi geldi aklıma. Ya da sadece böyle yapmak istedim. Ama sonrasında, bu olasılık beni yukarıda hatırlattığım blog yazısında da kafamı kurcalayan konuya geri getirdi. Ne kadar açıklama yapmalıyım? Paylaşmayı arzuladığım iki görüntünün ilki olan resmin adının Melankoli III olduğunu söylemem yeterli mi mesela? Yoksa ressamının Edvard Munch olduğunu da eklemeli miyim? Peki eğer bunu eklersem, Munch'un da romanın yazarı ve baş kahramını gibi Norveçli olduğuna da değinmem gerekir mi? Ya da hepsini, resmin senesiyle de birleştirip "Melankoli III Norveçli ressam Edvard Munch tarafından, Norveçli yazar Jon Fosse'nin Melankoli I-II adını verdiği romanının baş kahramanı olan Norveçli ressam Lars Hertervig'in ölüm yılı olan 1902'de yapılmış bir resim olması açısından da bu kitabı takip ediyor hissi uyandırıyor" mu demeliyim?
Edvard Munch - Melankoli III (1902)* [kaynak: MoMA]
İkinci görüntü ise anlatımın benzer şeyleri tekrarlayarak genişlemesini ve bu genişlemeyi yaparken de aynı merkez etrafında tekrarların döngüsel hareketini göstermesini arzu ettiğim fraktal temsili olmalı. Ama bunu da açıklamam gerekir mi? Yoksa bir önceki görseli açıklamak için kullandığım metinde, anlatımın bu görselle özdeştirdiğim özelliklerini kullanmaya çalışarak mı vurgulamayı denemeliyim?
Şu aralar destansı anlatımlarla bir miktar içli dışlı sayılabilirim. Evin farklı yerlerine farklı epik şiir metinleri yayılmış durumda ve ben fırsat buldukça bunlarla ilgileniyorum. Bu dağınık ilginin tek bir sebebini işaret etmek mümkün değil sanırım. Bunun yerine durumun gelişmesinde etkin olan çeşitli koşullar olduğunu söylemek daha yerinde olur. Bu etkenlerden bir tanesi de gözlemleyebildiğim kadarıyla Türkçe yayıncılıkta, bu türün üretiminin ve görünürlüğünün artması -ya da bana öyle gelmesi. Son yıllarda farklı yayınevleri, yeni baskılarla ve çevirilerle bazı önemli metinleri gündeme getirdi. Jaguar Kitap'ın Ağustos 2019'da gözden geçirilmiş bir şekilde tekrar yayımladığı Türkan Uzel'in Aeneis çevirisi ve İthaki Yayınları'dan iki ay kadar önce çıkan, Yiğit Yavuz çevirisiyle ilk kez tam metin olarak Türkçe'ye kazandırılan, Yitirilen Cennet baskısı bu ilginin iki güzel örneği bence. Bana yazıyı yazdıran da bu türün yukarıda adını andığım iki büyük başlığı arasındaki zamanın en başat eseri olan ve rahatça dünya edebiyatının en önemli metinlerinden biri olarak nitelenebilecek, Dante Alighieri'nin başyapıtı, Giovanni Boccaccio'nun "İlahi" olarak nitelediği, Komedya.
1321'deki vefatından bir sene önce tamamladığı bu eseriyle İtalyanca dilinin kurucusu haline de gelmiş olan Dante'nin ölümünün 700. yıldönümüne denk gelen 2021 yılı, çoğunuzun bildiği üzere, İtalya tarafından Dante Yılı olarak ilan edildi. Tabiidir ki dünyayı bu derece etkilemiş bir figür anısına düzenlenen böyle bir etkinlik bir ülkenin sınırlarıyla kısıtlı kalmadı. Örneğin Türkiye'den, aynı yayın grubu altında faaliyet gösteren iki yayınevi, Everest Yayınları ve Alfa Kitap, iki farklı İlahi Komedya çevirisiyle Dante Yılı heyecanına dahil olmuş.
Yıkarıda bahsettiğim gibi epik şiirlerle aramın iyi olduğu bir dönemde gelmesine ek olarak, şiirin baş kahramanı da olan yazarın, 1300 yılı Paskalya'sından önceki perşembe gecesi başlayan, yani -ömrün ortası ya da zirvesi olarak tanımladığı- (meşhur) 35. yaşındayken başından geçmiş gibi aktardığı, olayları anlatması açısından da eserle ilgilenmem için ideal bir zamandı. Yine yukarıda bahsettiğim yeni çeviriler de, sanırım şiirin işaret ettiği bu başlangıç zamanını da gözeterek, Nisan ayında dağıtıma çıktı. Benim elime ulaşmaları da daha ideal bir şekilde Mayıs başında oldu ve peşinden gelen uzun tatil de daha fazla zaman geçirebilmemi sağladığı için bu denk gelişi pekiştirdi.
Yeni gelenlerle birlikte elimde dört farklı İlahi Komedya çevirisi olmuş oldu. Bunların hem çeviri tarihi hem de kitaplığıma katılış tarihi en önce geleni, M.E.B. Yayınları'nın Batı Klasikleri serisinden çıkmış olan üç ciltlik edisyon. Eserin ilk Türkçe çevirisi 1938 yılında, Hamdi Varoğlu tarafından Fransızca'dan yapılmış ve Hilmi Kitabevi tarafından yayımlanmış. Düzyazı formundaki bu çeviriden kısa bir süre sonra, 1955 yılında, Feridun Timur tarafından, bu sefer orjinal dili olan İtalyanca'dan ve yine düz yazı formunda çevrilmiş. İlk kez Maarif Vekaleti Dünya Edebiyatından Tercümeler dizisinden yayımlanan ve bende 2001 tarihli üç ciltlik bir M.E.B. Yayınları baskısı olan çeviri, sanırım şu anda da Altın Kitaplar Yayınevi tarafından basılmaya devam ediyor. Kitap -kanımca bakanlığın çeviri fikrinin de bir yansıması sayılacak şekilde- bilgilendirmeyi -metinin sunacağı edebi zevke bile kıyasla- öncelemiş bana göre. Bunun güzel bir göstergesinin, birinci cilt olan Cehennemin 352 sayfalık hacminin ilk 64 sayfasının önsöz olarak ayrılması olduğu düşüncesindeyim. Her ciltte metinden önce bir içindekiler listesi ve cildin konusu olan ahiret mekanının katlarının tablosu da sunulan eserde, her manzumenin başında da o manzumenin genel hatlarını çizen bir giriş bölümü yer almakta. Ayrıca detaylı dipnotlar ile de metin anlaşılır kılınmış. Komedya ile tanışmamı saplayan bu çeviriyi okuyuşumdan aklımda kalan pek keyif almadan, metinin içeriğine bir hakimiyet geliştirmiş olduğum hissi. Ama yine de -yatılı okuyan bir lise öğrencisinin, üzerinde pek kafa yormadan alabileceği kadar- düşük bir bedele, insanın fikrinin olmadığı bir başlıkta güvenle başvurabileceği bir ilk kaynak görevi gören M.E.B. Yayınları'nın bu baskısı hala kitaplığımın önemli üyelerinden biri benim için.
Bu epik şiirin kitaplığıma ikinci girişi ise bundan 7-8 yıl sonra oldu. Oğlak Yayınları tarafından yayımlanan, Rekin Teksoy'a ait bu tercüme aynı zamandan eserin Türkçe'ye, manzum formdaki ilk çevirisi. İlk kez 1998 yılında yayımlanan bu metnin tek ciltlik ve üç ciltlik olmak üzere iki farklı baskısı mevcut. Bendeki kopyası ise 2010 tarihli bir set. Türkçe'ye yapılan ilk tercümenin üzerinden uzunca bir zaman geçtikten sonra yapılan bu çeviride, bence edebi zevk öncelenmekle birlikte, yine belirgin bir bilgilendirme kaygısı da mevcut. Aynı göstergeyi kullanacak olursam 333 sayfalık ilk ciltte, 31 sayfalık bir önsöz yer alıyor. Buna ek olarak üçüncü cilt olan Cennet'in sonunda ise üç cildi kapsayan bir özel adlar dizini ve içindekiler listesi de bulunuyor. Bu basımlarda İlahi Komedya için yapılmış bazı meşhur çizimler de metin içine dağıtılarak, metnin öne çıkarılan edebi karakteri estetik bir sunumla parlatılmış. Gustave Doré'nin ve (kapakta -ve doğal olarak kutuda- yer alan figürlerin de sahibi olan) Sandro Botticelli'nin bu resimlerinin hangi kantolarda kullanıldığı ise her cildin sonunda, ayrı bir sayfada belirtiliyor. Benim Komedya'nın etkileyiciliği ile gerçek anlamda tanışmam bu eserle oldu diyebilirim sanırım ve bu açıdan bu çevirinin yeri bende hep ayrı kalacak.
Bu ilk manzum tercümeden yaklaşık yirmi yıl sonra, bu sene yayımlan ve peşi sıra kitaplığıma dahil olan yeni edisyonlardan ilk gördüğüm Everest Yayınları'ndan çıkan Ayçin Kantoğlu çevirisiydi. Açıkçası ben Dante Yılı görünürlüğünde bile yeni bir çeviri gelmesini beklemezdim ve karşılaşınca şaşırdım. Aslında Türkçe, Ulysses gibi başka bir dile aktarılmasının zorluğuyla bilinen bir eserin bile birden fazla -özenli- çevirisi ile karşılaşılabilen, tercüme açısından şaşırtıcı güzellikleri içeren bir yayıncılık dili olduğundan şaşkınlığımı hızlıca attım. Sonrasında, aşağıda bir örneğini gördüğünüz şekilde kişisel twitter hesabı üzerinden çevirisinden bölümler okuyarak paylaşan çevirmenin çalışmasını merak ettim.
Eserin bu tek ciltlik baskısını ilk bakışta en çok dikkat çeken özelliği metnin çok yalın ve kompakt bir şekilde sunulmuş olması bence. Arka kapakta, şiiri oluşturan üç başlıktan, yani Cehennem'den, Araf'tan ve Cennet'ten birer parça oluşturacak şekilde toplam 15 dizeye yer verilmiş olması dışında eseri tanıtan, sunan herhangi bir metne, bölüme yer verilmemiş bu edisyonda. Okur sadece metinle başbaşa kalıyor. Edebi zevkin en üst düzeyde öncelendiğini düşündüğüm eserde, dipnotlar da anlaşılırlığı koruyacak düzeyde bir bilgilendirme amacıyla sunulmuş. Elimdeki diğer baskılarda olduğu gibi gerekli yerlerde hatırlatmalar ve tekrarlar yaparak sürekliliği de koruyan bu bilgilendirmelerin, bu diğer baskılara kıyasla şiirin her zaman gerisinde kalmasına çaba gösteriyor. Gözlemleyebildiğim kadarıyla çevirilerin dil tercihleriyle ilgili birazdan kısa bir paragraf açacağım ancak bu tercüme özelinde şunu söyleyebilirim ki çevirinin dili de genel olarak bu metin odaklı, okurun metinden edebi olarak keyif almasını her şeyin önüne koyan tutumla uyumlu bir şekilde sade ve akıcı. Bu ahenkli akıcılığından dolayı diğer ciltler raflarına çekildikten sonra bir süre daha bu kopya elimin altında kalmaya devam edecek diye tahmin ediyorum. Baskıda, bu akıcı çeviriye eser boyunca Gustave Doré'nin gravürleri eşlik ediyor. Başta andığın yalınlığın ve yoğunluğun bir örneği olarak baskının herhangi bir yerinde bu çizimlerin kime ait olduğuna dair bir ibare ile de karşılaşmamış olmamı gösterebilirim.
Dediğim gibi yeni çevirilerden ilk gördüğüm, künyesinde basım tarihi Mart 2021 olarak belirtilen Everest baskısıydı. Alfa Kitap'ın da yeni bir çeviri yaptırdığını bundan sonra gördüm ama bu yayınevinin bastığı elimdeki kopyanın künyesinde basım tarihi Eylül 2020 olarak görünüyor. Bu yazı için yayın grubunun internet sayfasını kontrol ettiğimde de Everest baskısının giriş tarihi 29 Mart olarak görünürken Alfa baskılarının giriş tarihi 8 Nisan olarak görünüyordu. Benim gözüme çarpmasında bir gecikme ve internet sayfası tarihlerinde bir hata mı var yoksa künyeye mi yanlış yazılmış veya basım ile dağıtım arasında bir gecikme mi yaşanmış bilemiyorum ama bu kronolojik durumu işime geldiği bir yerde kullanacağım. Sevinç Elpida Kara tarfından İtalyanca aslından yapılan tercümenin iç kapağında eserin editörü olduğunu anladığım Seçkin Erdi'nin ismi de "çeviri ihya ve notlar" başlığıyla ön plana getirilmiş. Yukarıda bu çeviri için "Alfa baskıları" dedim çünkü yayınevi aynı çeviri metnini üç farklı edisyonda yayımlamış. İkisi tek cilt, biri de üç cilt olacak şekilde basılan bu edisyonların temel farkı metne eşlik eden görsellerde. Üç ciltlik baskıya Everest baskısında olduğu gibi Gustave Doré'nin gravürleri eşlik ediyor. Tek ciltlik ilk edisyonda ise Oğlak baskısında da kullanılan Sandro Botticelli'nin resimlerine yer verilmiş. Bendeki baskıda ise bu iki sanatçının arasında sayılabilecek bir döneme denk düşen William Blake'in resimleri yer alıyor. Diğer iki ressamın çalışmalarına yer veren baskılar kitaplığımda olduğu için ve bez kapak, renkli baskı gibi bazı şıklıkları da taşıdığı için Alfa'dan çıkanlar arasından bu özel edisyonu tercih ettim.
Eser, Seçkin Erdi'nin "Ölmeden Önce Ölmenin ve Yeniden Doğmanın Yolculuğu: Dante'nin Komedya'sı" başlıklı sunuşuyla açılıyor. Diğer çevirilere benzer şekilde sunumun metne oranına bakacak olursak, 708 sayfalık cildin ilk 21 sayfası bu sunuşa ayrıldığını görüyoruz. Kendi kullanımıma benzettiğim için, herhangi bir şeyi eksik bırakmayacak şekilde tanımlayıcı, tamamlayıcı önermeler sunmak adına olduğunu tahmin ettiğim şekilde cümlelerin sonsuza uzadığı bu yoğun ve bilgilendirici giriş benim açımdan çevirinin karakterinin de güzel bir göstergesi. Aslına sadık kalmanın ve eksiksizliğin her şeyden öne konulduğunu düşündüğüm bu çeviri edebi olduğu kadar akademik bir çalışma izlenimi de bıraktı bende. Bu önceliğin şekil açısındaki yansımasının da kafiye düzenini eksizsiz ilk tam metin olma özelliği olarak sunuşta tanımlandığı bu çevirinin dipnotlar konusundaki cömert kullanımı da benim için bu izlenimi destekliyor. Ama Sevinç Elpida Kara hakkında herhangi bir bilgiye ulaşamadığım için izlenimi geliştirebilecek bir verim yok. Everest'inki gibi yalın bir baskıda bile yer verilen çevirmen özgeçmişinin bu baskıda yer almaması da ilginç bir not olarak belirtilmeye değer bence.
Bu eserlere birlikte baktığımda, yukarıda, kitaplığımdaki kopyalardan tek tek bahsederken de bolca değindiğim, -metnin, tarihi ve kültürel bir öge olarak önemine bağlı olarak geliştiğini düşündüğüm- açıklayıcı olmak çabasıyla, edebi değerini görünür kılma çabası dengesindeki değişimin zamana bağlı bir eğilimi olduğu düşüncesindeyim. Alfa'nın künyesindeki tarihi kullandığımız durumda, ilerleyen zamanla eğiticilik kaygısındansa edebi kaygı daha belirgin bir hal alıyor bence çevirilerde. Bunda ilerleyen zamanla bilgiye erişimin kolaylaşmasının da etkili olduğu düşüncesindeyim. Özellikle internetin yaygınlaşmasından sonra ansiklopedik bilgiye kolayca erişilebileceği düşünüldüğünde, seyrin salt metin olan Everest baskısında sonlanıyor olması tesadüf sayılamaz bence.
Çevirilere bir bütün olarak baktığımda dikkatimi çeken bir başka konu da dil kullanımıyla ilgili. Girişte de değindiğim üzere İlahi Komedya için İtalyanca'nın kurucu metni adlandırması yapılır. Yazıldığı zamanda baskın olan, yüksek edebiyat ürünlerinin Latince verilmesi görüşüne karşı çıkarak, yerel İtalyan dilinde de aynı büyüklükte eser verilebileceği savıyla kaleme alınmış, bu büyük eser. Manzum Türkçe çevirilerinde ise dil konusuna farklı yaklaşımlar olduğu düşüncesindeyim. Bu farklılıkların, eserin yaklışık 700 yıllık mazisine dayanarak metin dilinin eskiliğine ve yukarıda belirttiğim, döneminde daha geniş kitleler için anlaşılabilir olan, yerel halk dili ile yazılmış olmasına odaklanarak sınıflandırılabileceği düşüncesindeyim. Yeni baskılardan Sevinç Elpida Kara tercümesi gözlemleyebildiğim kadarıyla, metnin yaşlılığını gösterebilecek şekilde eskimiş kalıplar ve kelimeler kullanıyor (ya da kasıt yoksa bile kullanmaktan çekinmiyor). Bu durumun çeviride güdülen aslına sadık kalma çabası ile doğrudan bağlantılı olduğu düşüncesindeyim. Yine yenilerden, Ayçin Kantoğlu çevirisi ise anlaşılırlığı -ve bence bunun uzantısı olarak akıcılığı- koruyacak şekilde metnin yazıldığı dönemdeki halk diline benzetebileceğim çağdaş bir dil kullanıyor. Burada bahsettiğim diğer iki çevirinin de farklı oranlarda da olsa bu tarafa daha yakın olduğunu düşünüyorum. Belki Rekin Teksoy tercümesi biraz arada kalıyordur ama eskiye gittikçe yapacağım gözlemde dilin kullanılırken eskimesinin de dikkate alınması gerekliliği kaynaklı hata yapma ihtimalim de artıyor. Bu dil değişiminin bir göstergesi olarak "OTUZ ÜÇÜNCÜ MANZUME" şeklinde bir başlıktan "Otuz üçüncü kanto" başlığına, oradan da benim pek çok açıdan kardeş olarak gördüğüm Everest ve Alfa baskılarındaysa ortak bir şekilde "KANTO XXXIII" gibi bir kullanıma devam eden seyir gösterilebilir bence.
Farklı çevirilerin aynı dizeleri nasıl ele aldığıyla ilgili küçük bir temsil için de metnin başlangıcını ve bitişini kapsayacak şekilde, şiirin her bölümünden en az birer parça sunmak istiyorum. Yayınevlerinin M.E.B., Oğlak,Everest ve Alfa olacak şekilde, bu cümlede yazıldıkları renklerle gösterildiği bölümlerin manzum formda olanlarının, metnin 3'lü kafiye yapısını göstermek için kullandıkları, dize sayıları başta olmak üzere, biçimlendirmeleri da alıntıda göstermeye çalıştım.
Cehennem - I
Hayat yolumuzun yarısında kendimi karanlık bir ormanda buldum, çünkü doğru yoldan ayrılmıştım.
1Yaşam yolumuzun ortasında karanlık bir ormanda buldum kendimi, çünkü doğru yol bitmişti.
Hayat yolumuzun tam ortasında Buldum kendimi bir karanlık ormanda, 3 Yitip gitmiştir doğru yol da.
"Yıldızların kendilerine eşlik yapmalarına göre yaratıkları belli bir amaca götüren büyük kürelerin etkisiyle değil, fakat aynı zamanda, yağmur gibi, gözlerimizin erişemeyeceği yüksekliklerdeki bulutlardan dökülen Allahın bol bol bahşettiği vergiler sayesinde, şu adam gençliğinde öyle bir insandı ki iyi niyetle davranmış olsaydı, çok mükemmel işler başarması hiç de güç olmayacaktı. Fakat toprak, fena tohum ekildiği ve bakımsız bırakıldığı takdirde, kuvvetli olduğu ölçüde verimsiz olur, vahşileşir.
109 Kendisine eşlik eden yıldızlara göre her ölümlüyü belirli bir sona ulaştıran
büyük kürelerin etkisiyle birlikte,
112 gözlerimizin erişemeyeceği yükseklikte
buharlardan yağan
kutsal cömertliğin etkisiyle
115 bu kişi öyle yetenekliydi ki gençliğinde,
şaşılacak ürünler verebilirdi
yeteneğini kullanmayı bilseydi,
Büyük çarkların dönmesiyle değil sadece, Gökteki yıldızların da sevk ve delaletine göre
111 Ulaşır her fani sonunda kendi kaderine,
Ancak kutsal merhametin büyük cömertliğiyle,
Buhar gözlerin erişemeyeceği o yükseklerde,
114 Rahmet yağmuru olup iner üzerlerine,
Bu zata öyle yetenekler bahşedilmiştir ki gençliğinde
İmza atabilirdi, mucize kabilinde eserlere
117 Şayet bahşedilen o nimeti değerlendirseydi layığı ile.
109 Değil sadece yüce kürelerin faaliyetiyle,
-Ki sevk ederler her dölü kati bir nihayetle
Hangi yıldızların refakatçisi olduğuna göre-
112 Bizzat ilahi inayetin cömertliğiyle,
-Ki bereketli bulutları durur çok yükseklerde,
Görmemiz mümkün değildir gözlerimizle-
115 Öyle ihtimaller bahşedilmiştir ki knedisine geçliğinde, Fıtri yetenekleriyle her neye meyletse, Ulaşabilirdi fevkalade muvaffakiyetlere.
Âraf - XXXIII
(...) bu çetrefil muammayı çözen Naiad'lar haline gelecek. Sen bu sözüme nişan koy. Sözlerimi, yaşamakları ölüme koşmaktan başka bir şey ölümlülere aynen nakledeceksin. Bunları yazdığın zaman, burada iki defa yapraklarını döktürdükleri ağacı (...)
52İyi belle dediklerimi; söylediğim gibi aktar öbür canlılara, o canlılar ki yaşarken ölüme koşmaktalar.
İyi belle; doğru anlat sözlerimi dönünce geriye, Bir bir ilet dediklerimi o fanilere 54 Yaşadıkları kadar yakınlardır aslında ölüme
52 Unutma ve dönünce geriye, Sanki ben konuşmuşum gibi naklet sözlerimi fanilere, Hayatları bir koşudan ibaret ölüme.
Cennet - XXXIII
Burada yüksek temaşaya devam için gücüm tükendi; fakat bir tekerlek nasıl düzenli bir hareketle dönerse, güneşi ve öteki yıldızları devindiren Aşk da arzumla irademi artık öylece döndürüyordu.
142 Düşlerimin gücü burada tükendi; artık isteğimi, istencimi dengeli bir çark gibi döndürüyordu, 145 güneşi yıldızları döndüren sevgi.
Düşlerimin kudreti ancak bu kadarını söylemeye yetti; Âlemi döndüren o çarka karışmaktı bundan gerisi, Sarsılmaz dengede, 145 Aşk ile çeviren yıldızları ve güneşi.
142 Muhayyilemin kudreti yoktur bundan sonrasına, Lakin benzeyerek tıkır tıkır dönen bir çarka, Arzum ve iradem harekete geçirilmişti sevgiyle halihazırda, 145 Hareket veren aynıyla güneşe ve cümle yıldızlara,
Toparlamak gerekirse; yayınevlerinin telifi kalkan çok satan yazarlar için çeviri çılgınlığı yaşayabildiklerini biliyoruz. Yakın zamanda bir kitabın 30'dan fazla farklı çevirisinin aynı anda dolaşımda olduğunu gördüğümü bile hatırlıyorum. Yayınevlerinin garanti ve düzenli gelir olarak gördüğü bu çevirileri, ekonomik kaygılarından ötürü çok fazla eleştiremiyorum. Ancak çevirilerin ve bunları merkezlerine alan edisyonların İlahi Komedya örneğinde olduğu gibi farklı karakterlerde şekillenmesiyle bu çeşitliliğin daha olumlu bir hal alacağı düşüncesindeyim. Mesela Komedya ile ilk kez etkileşecek birine, edebi açıdan saf bir metinle karşılaşmak istiyorsa Ayçin Kantoğlu çevirisini tavsiye edebileceğim gibi, tarihi arkaplanının daha teferruatlı anlatılmasını istiyorsa Rekin Teksoy tercümesini önerebilirim. Aynı şekilde, görsel olarak da seçeneklerini çoğaltmak istiyorsa ve orjinale mümkün olduğunca yaklaşmak niyetindeyse Sevinç Elpida Kara çevirisine yönlendirebilirim. Bu kadar yetkin manzum çevirilerin olduğu bir durumda nesir çevirilerin artık pek bir karşılığı kalmadığı söylenebilir belki ama bu çeşitliğin büyük bir zenginlik sağladığını düşünüyorum. Edebiyatın bu büyük ve kurucu metinlerinin -akla gelen tüm örneklerinin- Türkçe'de -mümkünse böyle zengin bir çeşitlikle- erişilebilir olmasının çok önemli ve değerli olduğu fikrindeyim. Bu konuda son sözü de Seçkin Erdi'nin sunuşundan ödünç alacağım:
Dante'nin Türkçe'de okunması ve anlaşılmasında her biri başka bir dönemi ve yaklaşımı temsil eden bu çevirilere, emeklerine ve araştırmalarına elbette şükran borçluyuz.
Son olarak, kitapçıya erişimimin kısıtlı olduğu böyle bir dönemde yeni çıkan çevirilerin şeklini şemalini görmemde ve özellikle Alfa edisyonunu seçmemde Medyascope.tv Kültür & Tarih Sohbetleriprogramını hazırlayanlardan biri olarak tanıdığım Cengiz Özdemir'in kişisel YouTube kanalında paylaştığı aşağıdaki video da yardımcı oldu:
Bu yazının formatını biçimlendirmemde de ilham verici olan video için bu vesileyle bir de buradan teşekkür edeyim.kedi
2020 -sayıca az da olsa, etkisi derin- bazı yönleriyle güzel bir yıl oldu benim için. Okuduğum ve dinlediğim kitaplar göz önünde bulundurulduğunda, edebiyat da bu yönlerden biriydi. 2020'nin tüm güzelliğini bir kitap üzerinden anlatmaya kalksam aşağıdaki fotoğraf rakipleri arasından kolayca sıyrılır düşüncesindeyim. Ama şimdi olduğum bu yere biraz daha mesafeli bakarak, geçen sene komşuluğunda belirmiş üç eserle, biten yılı uğurlamak istiyorum.
Bahsedeceğim kitapların üçünü de aklıma 2019 yılında düşürdüm ve -üzerinden benim standartlarıma göre çok zaman geçmeden,- 2020 yılında okuma fırsatı buldum. Her ne kadar durduğum yerle bir mesafeden bahsetmiş olsam da bu üç kitap da yukarıdaki fotoğraf kadar doğrudan olmayan, farklı şekillerde biten senenin diğer güzellikleriyle de ilintili tabii. Bunları söyledikten sonra şimdi kitaplara geçebiliriz.
Bahsetmek istediklerim arasında, hem yayım yılı, hem de yazarının yaşı açılarından en genci Kayıp Çocuk Arşivi. Ama bu bir kenera 2020 yılında okuduklarım arasında en özel yere sahip olanlarının başında geliyor eser. Yılın hemen başlarında kitaplığıma giren bu romanı yıl bitmeden elime alışımdaki bir büyük etken baştaki fotoğrafa sinmiş olan mutlulukla ilişkili olduğu için de bu yeri perçinli. Sene içinde çeşitli ortamlarda fırsat yaratıp kitabı farklı açılardan övdüğüm için burada mümkün olduğunca öz bir şekilde eserin bende bıraktığı en belirgin etki olan, çağdaş bir klasikle karşılaşma hissinden bahsetmeye çalışacağım. Anlatmak istediğini, roman türünün kullandığı tüm araçlarını yetkinliğin sınırında değerlendirip, pek çok yerde bu sınırı da aşarak sunan bir eserdi bana göre. Belki bundan da daha önemlisi eserin anlatımının farklılığı ve yeniliği, deneysellik hissi vermeyecek kadar tamamlanmış geldi bana. Başka bir yerde yazdığım cümleyi tekrarlayarak “konusu, anlatımı, tekniği ya da bu kitaba yarışacak şekilde özetlemek gerekirse sesiyle edebiyat tarihinde kendine ait, belirgin bir yeri” olacağı düşüncemi yineleyeceğim. Her ne kadar bende yarattığı heyecana ve etkiye yaraşır şekilde anlatamıyor olsam da, tüm bu özellikleriyle Kayıp Çocuk Arşivi “yaşadığım çağda roman türünün seyrinde yer tutacak etkide, gelecekte klasik olarak anılacak kitaplar üretiliyor mu” sorusuna cevap olmaya çok yakın duruyor benim için.
Bu eserle birlikte yıldan bahsederken değinmek istediğim bir başka konuysa, 2020’nin benim sesli kitaplarla kaynaşmamın da senesi olması. Başta değindiğim üzere bu sene pek çok kitap dinledim. Bu benim daha önceleri deneyip bir türlü istediğim verimi ve keyfi alamadığım bir şeydi ama bu sene herhalde doğru kitapların da yardımıyla bir ritim tutturabildim. Kitap dinlemek benim için başlı başına ilginç bir deneyimken, yine bu sene bazı kitapları aynı anda hem dinleyip, hem de okuyarak tamamlamak gibi daha ilginç durumlarda da buldum kendimi. Bu farklı tecrübelerin en özeli de ses konusunda bu kadar meselesi olan kitabı anadilinde dinleyip, çevirisinden okumak oldu. İyi ki de olmuş.
Destan roman sözünün ifade ettiği türün mazide kaldığını tahmin ediyordum. Buna bağlı olarak şu yıllarda türün, yeni, genç ve -buna rağmen- taklit gibi yapay hissettirmeyen, özgün bir örneği ile karşılaşacağımı tahmin edemezdim. O yüzden senenin en şaşırtıcı karşılaşmalarından biriydi benim içim.
Faruk Duman’ın, doğduğu coğrafyada, 1980 Eylülüne giden son üç mevsimi, her biri bir cilt olacak şekilde anlatacağı Sus Barbatus! dizisinin bu ilk kitabı, kışın kalbinde kara, buza teslim olmuş bir köy ve çevresinde, birbirinden bağımsız gerçekleşen eylemlerin, olayların ördüğü bir hikayeyi olanca sürükleyiciliğiyle aktarıyor. Okurken insanın aklına Yaşar Kemal’in gelmemesinin mümkün olmadığını düşündüğüm romanın kahramanları olarak insanların yanında hayvanlarıyla ve tekmil doğasıyla yabanı da görüyoruz. Romanın dili de bu karakter çeşitliliğini ve destansı tonu yaşatacak şekilde karakteristik ve sözel ifadeye yakın. Bu kitabın da bir kısmını dinlediğim için ve çok küçük bir kısmını yüksek sesle okuduğum için eserin kulağa da hitap ettiğini rahatça söyleyebilirim.
2020 yılında okuma fırsatı bulduğum ve 2018 yılında Hep Kitap’dan çıkan bu ilk ciltle başlayan serinin, 2. kitabı da geçtiğimiz yıl bitmeden YKY'den yayımlandı.
Ara Güler’in Babil’den Sonra Yaşayacağız isimli öykü derlemesinin 2018 tarihli bu baskısını, 2019 yılında -ilk kez düzenlenirken şans eseri ziyaret etme fırsatı bulduğum- Kıraathane Kitap Şenliği'nde yayınevinin standında görevliyle konuşurken görüp, almıştım. O zamana kadar sadece fotoğrafçılığıyla tanıdığım yazarın anadilinde yazdığı bu öyküler Türkçe’ye ilk olarak 1996 yılında çevrilmiş ve aynı yayınevinden basılmış.
1954 yılında başlayıp 1959 yılında sonlanan bu öykücülük serüveni fotoğrafın hayatında büyümesiyle sonlanmış anladığım kadarıyla. İçinde bolca denizin, denizcilerin ve kadersizlerin olduğu öykülerinde de baştan itibaren yoğun bir görsellik arayışı da var. Yazar bu ortaklığı şöyle dile getiriyor sunuşta:
Bu eski öykülerindeki duygularım, ne olmuşsa olmuş, görsel bir anlatıma dönüşmüş. Daha o zamandan görsel bir dünyanın içine düşmüşüm demek. Bana öyle geliyor ki, yazıyla görselliğin ortak bir anlatımı var. Öyle olduğu kuşkusuz, yoksa sinema sanatı da olmazdı. (...)
Görsel malzeme, tıpkı şiir gibi, yazı gibi, resim gibi, sahne sanatları gibi, bir yerlerden birikimini topluyor, yeni bir biçim kazanıyor ve görsel sanat oluyor. Zaten yazdığım bu öykülere dikkat edilirse, bunların bir tür fotoğraf olduğu görülür. Demek ki, o zamanlar dahi görsel dünyanın adamıymışım da haberim yokmuş.
Elimdeki bu baskının özelliği de bahsedilen bu benzerliği ve ifade aracında yaşanan değişimi gösterecek şekilde fotoğrafçının öykülerini, öykücünün fotoğraflarıyla birlikte sunan bu derleme olmasından. Albüm vasfı da olan bu öykü kitabı, benim için senenin en ilgi çekici eserlerinden biriydi. Yazının başındaki fotoğraftan yayılan güzellikle seslenme üzerinden ilinti kurması da burada bahsettiğim diğer kitaplarla olan ilişkisini de tamamlayarak benim için özel konumunu pekiştiriyor eserin.
Biten senenin kitaplar üzerinden bir kısa muhasebesini yaptıktan sonra yeni başlayanında okumak istediklerimle ilgili bir şeyler de söyleyerek yazıyı bağlamak istiyorum. Geçen yıldan gelerek başlamak gerekirse 2021’de yukarıda andığım Sus Barbatus!’a ikinci cildiyle devam etmek isteğimi dile getirebilirim. Fakat seneye daha genel bakacak olursa aklımda kitaplardan çok yazarlar olduğunu söylemeliyim. Bu sene tanıdığım yazarlardan -tercihen benim için yeni- bir şeyler okumak istiyorum. Bir Yaşar Kemal, bir Orhan Kemal, bir Murakami, bir Dostoyevski, bir Le Guin ve -umarım artık bu sene çıkmasını dilediğim yeni romanıyla- bir Orhan Pamuk hemen, hızlıca sayabileceklerim. İlk sırasında -2021’in fotoğrafında yer alma ihtimali yüksek olan- Büyücü’nün yer aldığı, geçtiğimiz yıllarda başladığım kitaplar listesini büyük ölçüde eritmek de bir başka arzum. Bu listeden adını anmak istediğim bir kurgu dışı eser de var; Kötülüğün Sıradanlığı da bu sene artık tamamlamak istediklerimden. Benim için yeni olacak kitaplara da değinmeden bu sözleri bitirmemek adına, merak ettiklerim arasında başı Karıncanın Günbatımı çekiyor diyebilirim. Düşsel Müze ve Napoli Romanları da ona eşlik ediyor. Eğer cesaretimi toplayabilirsem 2666 da bu senenin hacimli okumalarından biri olabilir nihayet. Şayet uzun, uzak bir yolculuğa çıkma olanağım olursa da yanıma bir cilt Seyahatname almak niyetindeyim. Tamamını gerçekleştiremeyeceğimi biliyorum ama bakalım nasıl bir yıl olacak, merak ediyorum.kedi
Pek çoğunuz denk gelmişsinizdir, The Martian adında bir bilim kurgu romanı var. Andy Weir adında bir bilgisayar programcısı tarafından yazılan kitap, 2011 yılında yazarı tarafından dijital olarak yayınlanmış. Büyük bir başarıya ulaşınca geçtiğimiz sene başında büyük bir yayınevi tarafından basılı olarak da sunuldu. Aynı dönemde film hakları da büyük bir stüdyo tarafından satın alındı. Geçtiğimiz yıl çok ses getiren ve Emre Aygün tarafından Marslı adı ile Türkçe'ye de çevrilen eserden uyarlanan filmi Ridley Scott yönetecek. Başrolünde Matt Damon'un olduğu ve Sean Bean, Jeff Daniels, Jessica Chastain, Kate Mara gibi tanınmış oyuncuları içeren film Ekim 2015'de gösterime girecek.
Bir süredir okuma listemde olan kitabı, geçtiğimiz günlerde bir boşlukta, bir sebepten okudum. Pek çok olumlu eleştirisini gördüğüm kitap beni hayal kırıklığına uğrattı. Bilim yönü kuvvetli bir kurgu olarak bahsedilen kitapta küçük olmayan bilimsel hatalar var. Bu konudaki tek olumlu yanı Mars yolculuğunda kullanılacağı varsayılan teknolojilerin kitapta yer alması. Ancak bunlarla ilgili teknik detayları bir laf kalabalığı şeklinde tekrar tekrar okurun önüne getirip sıkıcı oluyor. Kitabın kurgusu da herhangi bir değer teşkil etmiyor. Klasik bir bestseller gerilim akışında, sorun çıktı/çözüldü, daha büyük sorun çıktı/çözüldü döngüleri ile ilerliyor. Hemen hemen her seferinde de beklenilen olaylar gerçekleşiyor. Bütün bunların bir araya gelmesi ile epey kötü bir edebi eser sayılabilir The Martian.
Ama buna rağmen NASA gibi kuruluşlar ve bilim insanları bu kitabın promosyonuna ciddi katkı sağladılar. Bu durumu anlıyorum ve yerinde buluyorum. İnsanların ilgisini Mars'a insan gönderme konusuna çeken ve bununla ilgili bir konuda insanlığın gösterdiği çabanın, fedakarlığın sınır(sızlığ)ından bahseden bir eserin gündemde kalması aynı zamanda kendi yararlarına. Bunlar benim de kitap hakkındaki -sınırlı- olumlu görüşümün de başlangıç noktasını teşkil ediyor.
Uzay ve teknolojileri hakkında pek bir şey bildiğim söylenemez ama Mars'a gözlem aracı göndermek, kuyruklu yıldıza sonda indirmek, güneş sisteminin sınırında görüntü almak gibi gelişmeler beni son derece heyecanlandırıyor. Ay'a insan indirmenin, bir tür olarak en büyük başarılarımızdan biri olduğunu düşünen biri olarak uzay programlarının daha güçlü destek bulması ve daha büyük hedefleri gerçekleştirmesi beni ancak sevindirir. Mars'a insana gönderme konusu son dönemde daha sık gündeme geliyor ve bu gibi eserlerle daha geniş kitlelere ulaşıp, daha uzun süre gündemde kalabilecek.
MIT Technology Review dergisinin yazı işleri sorumlusu Jason Pontin'in pek beğendiğim TED konuşmasında teknolojinin büyük sorunları çözmesi için sıraladığı gerekliliklerden biri bu süreçle yerine gelecek. (Bir başkası da uzayda özel firmaların her geçen gün artan varlığı ile sağlanacak sanırım ama bunu başka bir yazının konusu yapmak niyetindeyim.)
Son olarak kitabı bitirmeden hemen önce attığım bir twitte belirttiğim görüşümün arkasında olduğumu söylemek istiyorum. Film hakkındaki bilgimiz şimdilik -doğal olarak- büyük ölçüde fragmanlardan oluşuyor. Ancak filmin kadrosu ve kitabın kötülüğü göz önünde bulundurulduğunda, kitabından çok daha başarılı bir uyarlama izleme ihtimalimizin yüksek olduğunu düşünüyorum. Ekimde göreceğiz.kedi
Gündüz Vassaf'ın köşe yazılarını derlediği Uçmakdere Yazıları isimli dizinin yeni kitabı yıl başında İletişim Yayınları'ndan çıktı. Medeniyet, Kültür, Sanat adını taşıyan kitabın kapak görseli olarak da yukarıda görebileceğiniz Naruto Girdabı isimli çalışma kullanılmış. 1797-1858 yılları arasında yaşamış, Utagawa Hiroshige* isimli Japon sanatçının bir çalışması olan resim, ukiyo-e* diye tabir edilen bir tahta blok baskısı tekniği ile hazırlanmış.
Kapaktaki resmin farkına varınca, başka bir Japon ukiyo-e icracısı Katsushika Hokusai'nin* 36 Fuji Dağı Manzarası isimli meşhur serisi aklıma geldi. Yukarıda, en ünlü parçası Kanagawa Açıklarında Büyük Dalga isimli resmi paylaştığım seri, pek çok batılı için Japon baskı sanatı denildiğinde akla gelen ilk eser. Naruto Girdabı'nın da bu serinin, bilmediğim ya da hatırlamadığım bir parçası olabileceğini düşündüm. Yanılgımın sebebini ise Hiroshige'nin wiki makalesinin hemen giriş bölümünde öğrendim. Sanatçının konu seçiminde, Hokusai'nin 36 Fuji Dağı Manzarası etkili olmuş. Hatta hayatının son döneminde Hiroshige de aynı isimli bir çalışma* yapmış.
Pelin Buzluk'un Deli Bal isimli kitabının Varlık Yayınları'ndan çıkan 2010 tarihli ilk baskısının yukarıda görülen, çok beğendiğim kapağındaki görüntü aşağıdaki twitte görülen fotoğraftanmış. Ben kapak görselini, bir resimden alınmış bir parça sanıyordum. Daha önce merak etmemiş, bakmamış olmam şaşırtıcı.
Soru: Peki bunu neden twitterda paylaşmadım?
Cevap: Çünkü aradaki cümleleri ve iki görseli bir twitte sıkıştırmanın yolunu bulamadım.
Kitap okurken ayraca ihtiyaç duyduğum zaman, genelde aldığım kitabın fişini kullanırım. İlginç durumlara yol açabiliyor tabi. Az önce yeni bir taşınma için, hafif tempo kitap toplarken 9 yıl 2 günlük bir fiş gördüm. 2 gün fark da olmasa güzel tesadüf olacaktı.
Tereza'nın gözünde, kitaplar gizli bir kardeşlik bağının işaretleriydi.
Kendisini çevreleyen kaba saba dünyaya karşı tek bir silahı vardı çünkü;
belediye kitaplığından aldığı kitaplar, her şeyden önce de romanlar.
Milan Kundera, Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği
İletişim Yayınları, İstanbul 2012, s.55
Daha önce de belirttiğimi tahmin ettiğim üzere, birden çok kitabı aynı süreçte okumayı tercih ediyorum. Bunun çeşitli faydaları olduğunu düşünüyorum. Ayrıca bu sayede, çok uzun zamandır en az bir kitapla ilgilenmediğim bir süre olmadı.
Belirli bir yaşa kadar kütüphane kullanım isteğim ve kullanımım fena bir seviyede olmamıştı. İlkokul seviyesindeyken evdeki kitaplar yeterli geliyordu. Bir de yeni basılan macera kitaplarına ilgim vardı, onları da satın alma yolu ile temin ediyordum. Ortaokul seviyesinde hiç kullanmamış olsam da şehir kütüphanesinde aboneliğim vardı. Ayrıca bir dönem kütüphane kolu olmuş olmamın bir sonucu olarak okul kütüphanesini de iyi kötü kullanıyordum. Yaşım gereği düşkün olduğumu düşündüğüm bestseller ve fantastik kurgu türleri dışındaki kitapları ve özellikle dergileri buradan temin ediyordum. Lise kütüphanesini de fena kullanmadığım düşüncesindeyim, bu dönemde okuduğum kitapların yarısını kütüphaneden ödünç almış olabilirim. Sonra üniversiteye gelince bu durum değişti. Artık kendi kitaplığımı kurmaya ve yaşatmaya başladım. Durum hâlen bu.
Kitaplığımı geliştirmekteki niyetlerimden biri, bir noktada birileri ile iyi kötü bir şeyler paylaşma isteği idi. Bu noktada kütüphane kullanmama ve kitaplığını başkaları ile paylaşmama güzel bir ironi oluşturuyor. Bir süredir bu durumda, değişiklik yapma niyetim var, bakalım zaman ne getirecek.
Bazıları için 10. baskı olacak ama
Marquis de Sade'nin Sodum'un 120 Günü ve -Erdemin Felaketleri alt başlıklık- Justine isimli eserleri Türkçe yayımlandığı zaman ortaokulda okuyordum. Kitaplar şu anda erişebileceğim bir yerde olmadığı için tam tarih veremiyorum ama 2000 yılı civarında olmalı. Türkçe'ye Düşlerin Efendisi diye çevrilmiş 2000 tarihli Quills filmin yarattığı görece popüler havada Chiviyazıları Yayınevi bir risk almıştı. Bu risk, gazete haberlerine de -büyük olasılıkla sıkı yönetim dönemlerini gören gazeteciler tarafından- "acaba ne kadar süre yasaklanmadan raflarda kalabilecek" şeklinde yansıtıldı. Kitap yasaklanması benim kuşağımın tanıdığı bir uygulama değildi ama nedense "yasaklanır da okuyamazsam" korkusuna kapıldım ve kitapları çıktıkları gibi temin ettim. Korkunun yanında büyük olasılıkla, ergenlikten gelen bir karşı çıkma içinde, yasaklanmış bir objeye sahip olma, saklama arzusu vardı. Sonuç olarak adı geçen kitaplar yasaklanmadı. Hatta yazarın olduğu iddia edilen başka kitaplar da Türkçe'ye çevrildi ve yayımlandı. 13-14 yaşlarında sadizmin kavramına adını veren kişinin eserlerini okumuş olmamın, bugün olduğum şeye evrilmemde ciddi bir etkisi olduğunu hâlâ savunurum. Bunun yanında aradan geçen sürede korkumdan da, ergenliğimden de pek bir şey kaybettiğim söylenemez. Yumuşak Makine'ye dava açıldığını haberini okuduktan sonra yaptığım şey, kitabı satın almak oldu.
Kitaplığıma yatırım yapma sebeplerimden bir tanesi daha korku temelli. Okumak istediğim bir eserin baskısının tükenmesi ihtimali, eseri "temin edebileceğin anda temin etmemde" önemli bir itici olabiliyor. Özellikle, toplamda çok az sayıda basılan eserleri baskısı tükendikten sonra, sahaftan ya da alternatif yollardan temin etme şansın da kısıtlı oluyor. Eminim Soyadaş da bu konuda bana arka çıkacaktır.
Pek çok (ev) kitaplığın(ın) önemli eksiklerinden bir tanesi de sözlüktür kanımca. Sözlük nedir, iyi sözlük nedir ve nasıl kullanılır konularında -kendimi de pek ayrı tutmayarak- çok fikri olan bir topluluk oluşturduğumuzu da düşünmüyorum. Bu açıdan durum tutarlı.
Bookcrossing. Kitapların ortak kullanılan yerlere (duraklar, parklar, lokantalar, vb.) bırakması sureti ile başka insanlara geçmesini ve onların da bu kitapları okuduktan sonra seyahatlerine devam etmelerini sağlayacak şekilde benzer yerlere bırakmalarına dayanan kitap paylaşım sistemi. 2006 yılında bu konuyla ilgili bir yazı da yazmıştım. O zamanlar bu konuda bir insiyatif yürütme çabasında olan Türkçe bir internet sayfası da vardı.
Açık kitaplık şeklinde çevirmenin uygun olacağını düşündüğüm public bookshelf de kitap paylaşmanın şu sıralar popülerleşen ve çok makul bulduğum -hatta sanırım bir açıdan imrendiğim- başka bir yolu. Deutsche Welle'nin konu ve Almanya'daki yükseliği ile ilgili güzel bir haberi* var. Ayrıca aynı mantıkla dünyanın çeşitli yerlerinde -özellikle çocuklar için- bu kitaplıkların küçüklerinden kurulmasını destekleyen, Little Free Library adında bir oluşum var. Şu ana kadar yaklaşık 2500 tane küçük kitaplığın kurulmasına ön ayak olmuşlar. Hatta bu kitaplıklardan bir tane de Türkiye'de varmış. Şehir olarak da İzmir'de.
Yıl oldu 2013 ve ben hâlâ "dijital yayıncılık basın-yayın hayatını kökten değiştirecek" minvalinde bir şeyler söylemedim. Hemen söylemeliyim.
Dijital kitap konusunda hâlâ standartların ve uygulamanın belirlenememiş olması rahatsız edici. Geçtiğimiz dönemde e-ink ekranlar, okuma ortamı olarak çok başarılı bir zemin kurdular. Ancak bu temel üzerinden çalışacak sistem oturmuş değil. Satıcıların açgözlülüğünü doyurabilecek çözüm, kindle benzeri kapalı sistemler gibi görünüyor. Tabi bu, olayın doğasına son derece aykırı. Ama başta belirttiğim üzere daha netletmiş, dünya çapında genel kabul görmüş bir şey yok.
Dijital iletişim teknolojilerini kullanarak etkin bir şekilde kitap paylaşımını amaçlayan pek çok girişim var. İki tanesinden kısaca bahsetmek istiyorum. Bunların ilki neredeyse kişisel bilgisayar kadar eski bir çaba, Project Gutenberg. Yayın hakkı sorunu yaşanmayan, genellikle klasik eserleri ücretsiz, herkesin ulaşabileceği bir şekilde sunan bir internet sayfası. Adı itibarıyla da az önce dem vurduğum "olayın doğası"na karışık, güzel internet sayfası. Açık kütüphane şeklinde çevirebileceğimiz Open Library** adlı site ise adı üzerinde, herkesin erişebileceği, ücretsiz bir kütüphane. Site envanterinde bulunan eserleri, fiziksel bir kütüphanede yaptığınız şekilde, belirli bir süre için ödünç alabiliyorsunuz ya da tarayıcınız üzerinden -kütüphanede- okuyabiliyorsunuz.
Son olarak dijital ve okuma kavramları yan yana geldiğinde wikipedia demeden de olmaz. Dedim; kedi.
*Kaynak İngilizce'dir.
**Yazının ilgili bölümünü yazdığım 12.01.2013 tarihinde, sitenin kurucusu Aaron Swartz'ın ölüm haberini aldım. Kötü bir tesadüf oldu. Huzur içinde yatsın.
Ben kitaplığımda belli bir seriyi oluşturan eserleri genelde aşağıdaki gibi, soldan sağa büyüyen düzende sıralarım.
Ancak modern Türkçe gibi soldan sağa yazılan dillerde, aşağıdaki ambalajı açılmamış sette uygulandığı şekilde, sağdan sola büyüyen düzende sıralamak daha anlamlı sanırım.
Fakat bir kaç kez denediğim bu düzene ben bir türlü alışamıyorum.
Aşağıdaki yazıyı geçtiğimiz yıl nisan ayında yazmışım. İçinden sıyrıldığını iddia ettiği draft kutusunda bir yılı aşkın süre beklemesine sebep olan düzeltmeleri veya eklentileri şu anda hatırlamadığım için daha fazla beklemesine gerek olmadığını düşünüyorum. Pek sevgili Soyadaş'ın da "Barış Bıçakçı'm geldi" dediği günlerde, yerinde olacağı kanaatindeyim. Bu yazının, o kalabalık draft kutusundan sıyrılmasını sağlayan, üç gün önce tek başıma izlediğim "Bizim Büyük Çaresizliğimiz" isimli film. Aslında bu seyirden iki gün önce gitmediğim Peyk konserinin de biraz katkısı oldu bu duruma ama ben büyük ölçüde Bizim Büyük Çaresizliğimiz çevresinde konuşacağım.
Filmin, aynı adı paylaştığı bir kitabın uyarlaması olduğunu, duyurulmasından (ya da benim duyuşumdan*) sonra öğrendim. Filmin gösterime girmesinden bir gün sonra da (benim seyretmemden iki gün önce) bu kitabı aldım. Ama filmi seyredinceye kadar okumadım. Önce filmden haberdar olduğum için onu seyretmeden kitabı okumak, -neyi veya kimi hala bilmiyorum ama- bir tür kandırma eylemi olacakmış gibi hissettim. Kandırma korkusu ortadan kalkınca ise bir an önce bitirmek için kitaba sarıldım. Şimdi de ikisi ile de ilintili söyleyecek bir çift sözüm olduğu durumda, bu sözleri paylaşmak için klavyenin başındayım. Sırası ile gitmek gerekirse önce film.
Yukarıda da belirttiğim üzere uzun bir aradan sonra ilk kez bir sinema salonunda tek başıma film izledim. Bilet alırken salonda tek olacağını gördüğü son seans filmine girecek herkes sinema çalışanlarının sizin yüzünüzden erken vardiya şansını kaçırmaları ihtimali ile yüzleşir mi bilmiyorum. Ama bu yüzleşme bende hafif bir sıkıntı yarattı. Bu da seyir süresince filmin kahramanı olan karakterlerde kendim(iz)e benzer şeyler gördükçe hissettiğim kesintisiz sıkıntının başlangıç noktası oldu. Tabi bunu "adam tam beni anlatmış" gibi bir kaygı ile söylemiyorum. Ben, hayatlarını birbirlerinin varlığıyla tamamlayan iki adamın hikayesini -isteğim bu olmadığı halde- tek başıma izlemek durumunda kalan bir kişiydim. Bu benim hikayem değildi. Ama sonuçta, toplum normlarına uymayan adamların hikayesiydi, burada da etkileşim başlıyordu.
Ben burada film ve -daha sonra- kitap hakkında bir eleştiri yazısı yazmaya çalışmıyorum. Onları incelemek gibi bir kaygım da yok. Peşin bir şekilde ikisini de çok beğendiğimi söyleyebilirim. Sağda, solda ikisi hakkında da çok kalabalık olmayan yorumlar da yapacağım. Ama burada daha çok, bu filmin ya da kitabın varlıklarının bende bıraktıkları etkiden bahsetmeye çalışıyorum. Bir örnekle açıklamak gerekirse, filmle ilgili bölümde üzerinde durmak istediğim en önemli durum bu filmi tek başıma seyretmiş olmam. Ki bence bu ve etkisi filmi içeriğinden de bağımsız değil.** Hatta buradan da devam edebiliriz.
Tek başına sinemaya gitmekle ilgili olarak beni etkileyen kabaca iki başlık var. Birincisi, daha orta okuldayken çok sık ve gayet istekli biçimde tek başıma sinemaya giden birinin yıllar sonra tekrarlanan bu durumu yadırgaması. İkincisi de bu durumun bir zorunluluk olarak karşıma çıkması. Bu iki başlıktan birincisi hakkında söylenebilecek ne kadar söz var bilmiyorum. Şansımı illa denemek zorunda kalırsam bunun için başka bir yazı yazarım herhalde. Ama ikinci başlıktan devam edebilirim. Her şeyin başından, bu devamın başlangıcı kolay olacak. Çünkü geçtiğimiz 7 senenin 5inde bana bu tür kültür-sanat etkinliklerinde eşlik eden okyanusun ötesindeki sevgili dostumun bu filmi izlemem için bir telkini olmuşu.
Hasan burada olsaydı. Peyk konserine giderdik. Bizim Büyük Çaresizliğimiz'i birlikte izlerdik. Gürkan burada olsaydı. Peyk konserine giderdik. Bizim Büyük Çaresizliğimiz'i birlikte izlerdik. Caner burada olsaydı. Peyk konserine gidebilirdik. Bizim Büyük Çaresiliğimiz'i birlikte izleyebilirdik.
Kitabın ismini burada, affınıza sığınarak, Georges Perec'den çalacağım bir alt başlıkla tekrar yazacağım. Bizim Büyük Çaresizliğimiz ya da Bir Gençlik Hikayesi. Başlığı bu şekilde yazarak kitap hakkında haddim olmayacak şekilde atıp tutmak, ukalalık yapmak niyetinde olduğum sanılmasın. Kitabı okuduğumda kafamda oluşturduğu görüntünün, bu başlıkla güzel bir şekilde açıklandığını düşünüyorum. Bunun dışında kitapla ilgili sadece şunu söylemek isterim ki; benim için -bazıları fazlasıyla etkileyici olan- güzel önermeleri, sade bir dil ve akıcı bir bütünlük içinde sunabilen, başarılı bir kitaptı.
Adamlar olmaları gereken yerdeler. Galiba ben de olmam gereken yerdeyim. Ortada bir sorun yok ama yazı var. İlginçlikler oluyor bazen.
*Önce "duymamdan" yazdım. Sonra şimdi okuduğunuz hala çevirdim. Ama kelime ve/veya çekim tercihim beni tatmin etmedi. Önerisi olan varsa, duymak isterim.
19 Ocak 2016 tarihinde güncellendi.
**(güncelleme notu) Aradan yıllar geçtikten sonra bile filmle ilgili arada aklıma gelen şeylerden biri de o salonda yalnız olmam.
Bu bereketli günde aylardır kafamda olan yazıları yazayım da arşivimiz kabarık görünsün. Onun dışında aslında kendimi biraz da mahcup hissediyorum. Tabi ki bu okuyucuma yönelik bir mahcubiyet değil. Sonuçta bu sayfayı okuyan, her zaman bahsettiğim bir iki kişi beni iyi kötü tanır. Benim ne kadar savsakçı bir adam olduğumu da gayet iyi bilirler. Benim buraya muntazaman yazı yazmayacağımın da farkındadırlar. Bu noktada benim duyduğum mahcubiyet , kendime. Bu sefer de onların yüzeliri kara çıkartamadım diye. Neyse bu iç hesaplaşmayı atlayayıp, konumuza gelelim: Gezgin Kitap. Ben bu hadiseyi ilk kez aylar önce, bu site daha yayın hayatına başlamadan, çok sevdiğim televizyon programcısını Sevim Gözay'ın takip etmediğim (takip etsem de seveceğimi pek tahmin etmediğim) Cosmopolis adlı programındaki bir söyleşisinde duymuştum. Burada yazılar yazmaya başladığımdan beri de öncelikle Sevim Gözay hakkında, sonra da Gezgin Kitap ile ilgili yazılar yazma niyetindeydim.(*) Tabi sonra gerek benim savsaklamam gerekse olayn popülaritesinin istemediğim bir boyutta artmasıyla yapmacık olma korkumdan dolayı hep ileri tarihlere ertelendi yazı. Ama bir iki gün önce TRT'de gördüğüm bir reklamdan sonra artık bu yazının daha fazla ertelenemeyeceğini fark ettim. Hoş bu izlediğim reklam filminden sonra, hatta bu yazıya başlamadan önce yaptığım ufak araştırmata da bu konuyla ilgili herhangi bir şey bulamadım. İzlediğim reklamda İstanbul Deniz Otobüsü şirketi vapurlarına çok sayıda (10.000 diye hatırlıyorum) gezgin kitap koyacakmış. Bu noktada konuyla ilgili bilgisi olmayanların aklına gelen soru tabi ki "gezgin kitap nedir" sorusu. Şöyle özetleyelim. Gezgin kitap adından da anlaşılabileceği üzere gezen kitaptır. Bu tanımı çok sinir bozucu olsa da yaptım çünkü bence bu ad ardından bu cümle gelebilisin diye uygun bulunmuş:) Gevezelik bir yana, sistem şöyle işliyor. Siz herhangi bir toplumsal alanda (park, okul, sinema, vapur, durak, vb. ) sahipsiz bir kitap buluyorsunuz. Bu kitap ilginizi çekerse (veya yalnız başınıza saat başında bir gelen bir otobüsü beklemek canınıza tak ettiğinde yanınızdaki kitap Metal Fırtına bile okumak zorunda kalabilirsiniz:) alıp okuyorsunuz. Sonra kitabı bitirdikten sonra başka bir yere aynı bulduğunuz şekilde, başıboş bir halde bırakıyorsunuz. Oradan da başka biri alıyor... Yumurta mı tavuktan, yoksa tavuk mu yumurtadan sorusuna gelince ise, herşey bireyden. Yani siz bir kitap alıp onun gezgin olmasına karar veriyorusunuz. Olay budur. Şimdi gitseniz kütüphanenizden başka insanların da okumasını isteyeceğiniz bir kitabınızı alıp içine, okuduktan sonra bulduğun gibi, sahipsiz bırakınız uyarısını yazdıktan sonra herhangi bir yere bıraksanız bu kitap gezgin oluyor. Tabi böyle bir hareketi tamamen bireysel yapmak da bir yerde düzensiz olur. İşte bu noktada Gezgin Kitap oluşumu devreye giriyor. www.gezginkitap.com adresinden ulaşılabilen bir internet sitesine sahip olan oluşum, gezgin yapmaya karar verdiğiniz her kitap için size bir "GK-ID" numarası veriyor. Bu numarayı kitabın içine, örneği sitede verilen etiketlerin üzerine yazıp, yapıştırdığınızda bu kitap sisteme kayıtlı bir gezgin kitap oluyor. Ve onu alanlar bu numara vasıtasıyla kitabın nerede olduğu ve kitap hakkındaki yorumları gibi bilgileri paylaşabiliyorlar. Şu an itibarıyla dönüşümde bulunan 206 kitap ve sistemin 875 kullanıcısı var. Bu uygulama dünya çapındaki www.bookcrossing.com sitesinin Türkiye versiyonu. Bu sitedeki veriye göre şu anda dünyada dolaşan 2.5 milyon gezgün kitap varmış. Bu sayı göz önünde tutulunca biz daha yolun başlangıcındayız. Her hangi bir organizasyona (parti, zümre, şirket, vb.) bağlı olmayan bu bağımsız hareketi desteklemenin ve b uvesileyle insanlarla kitaplar gibi en güzel şeyleri paylaşmanın faydalı olacağı kanısındayım.
(*) Halen, Sevim Gözay ile ilgili yazı yazma niyetindeyim ama daha yeterince bilgi toplayamadım. Bu konuda çalışmalarımız devam etmektedir.