arama

Pazartesi, Ekim 12, 2020

İstanbul II

İstanbul’u keyfimce ilk kez gezebilmek için on yılı az aşkın bir süre önce 2 günlük bir yolculuk yapmıştım. Bu kısa gezintinin sonrasında burada paylaşılacak bir içerik de oluşturdum. Üç parça olacak şekilde kurguladığım bu yazıların kaba hatları hızlıca oluşmuştu ama şekli, dönüşü takip eden birkaç ay içinde biçimlenmiş olan bu son bölüm yayınlanmak için 10 yıldan fazla bekledi. Bu gecikmeye tembelliğim dışında neler sebep oldu artık onun bile ayrıdında değilim. Ama şerdeki hayır arayışında geciken bu yarada azının kazandığı nostaljik bakış, geçen bu sürede önemsediğin pek çok mekanda meydana gelen  değişimi biraz daha göz önüne getiriyor. Günün başında hala unutmadığım bir heyecanla kavuşmaya gittiğim Haydarpaşa’nın artık sözde bile bir gar vasfından bahsedilemiyor. Ya da Arap Camii’nde ortaya çıktığında heyecan yaratan fetih öncesinden kalma duvar resimleri de artık görülemiyor. İstanbul Modern’in binası epey tartışmalı bir proje kapsamında yıkıldı, yenileniyor, bu sebeple müze geçici olarak başka bir mekanda faaliyette. Galata Kulesi’nin koruyucusu ve geçtiğimiz günlerde tamamlanan bir restorasyon ile mekansal işlevi değiştir. Yazıda bahsedilen mekanlardan en statiği gibi duran Dolmabahçe’nin değişmemesi bile bu 10 yıl hakkında bir şeyler anlatıyor sanırım. Bu bağlamla ve en değerli okuyucunun meraklı ısrarına da daha fazla dayanamayarak, planladığım yazıyı en az müdahale ile -hatırlayabildiğim kadarıyla- tamamlayıp paylaşmak istiyorum artık. Bu kadar hızlı devinen bir şehirde yazının daha da gecikmesi durumunda nelerin değişebileceğini öngöremez bir şekilde ilginize sunulur:


I. ve III. bölümleri daha önce bu blogda yayınlamış olan İstanbul gezisi yazılarının II. ve son bölümüdür.
Yazıya formu 28.08.2010 tarihinde verilmiştir.

Girişi aşağıdaki fotoğrafla yapmak istiyorum. Karaköy vapur iskelesinde indikten sonra Arap Camii'ni bulmak için Arap Camii mahallesinin sokaklarında gezerken çektim bu fotoğrafı. Yaşını kabaca bir yüzyıl diye tahmin ettiğim binanın üzerine sac ve doğrama ile çıkılan yarım kat, ülkenin tarihi yapılarına bakışının bir özeti gibi bence.


2. günün sabahı, nazik ev sahibemin evinden, görece erken bir saatte ayrıldım. Kadıköy'den Moda sahiline indim. Sahilin bir kısmını yürüyüp Kadıköy Vapur İskelesi'ne vardım. İskele tarafından, benim için İstanbul'un en önemli yerlerinden (sembollerinden) biri olan Haydarpaşa Gar binasını bir müddet daha seyrettim. Sonra, günün ilk mekanı olacak gara doğru yürümeye başladım.

Haydarpaşa Gar ve Limanı:
Gar binası, sadece deniz cephesinden görünüşünü bildiğim ve sadece -o meşhur- o görüntüsü ile bile beni hep çok etkilemiş olan bir yapıdır. İstanbul-Bağdat demiryolu hattının önemli duraklarından birinde dünyaya gelmiş biri olarak, garın kendisinden çok tarihçesi hakkında fikrim vardı. Kendisi ile nihayet karşılaşmam ise kimi açılardan, hayal kırıklığı oldu benim için. Öncelikle -gayet yüzeysel bir gözlem ile- imparatorluğun yıkılırken gerçekleştirdiği son büyük proje olan Asya demiryolu hatlarının başlangıç noktası olacak bina, bu denemenin ölçüsüne uygun düşecek şekilde etkileyici -ve güzel- bence. Ama memlekette demiryolu taşımacılığının karayoluna tamamen yenildiğinin bir nişanesi sayılabilecek şekilde yalnız ve kaderine terk edilmiş geldi bina bana. Orada okuduğum kadarıyla  tek büyük çaplı restorasyonu 70’li yıllarda geçirmiş gar. Onun da ne kadar başarılı olduğu tartışılır ama restorasyonun hemen sonrasında gelen kazadan başlayarak hızlıca çökmüş gördüğüm kadarıyla ve şu anda da çok bakımsız. Belki yapımı devam eden hızlı tren ile birlikte bu durum değişir.* Bunun yanında hayalimde yücelttiğim binanın gerçekleri ile karşılaşma da biraz uyumsuz oldu. Mesela ben çok daha büyük bir bekleme salonu hayal ediyordum ama epey mütevazi bir hacim ile karşılaştım. Ya da bir İstanbul cahili olarak deniz cephesindeki merdivenlerden inildiğinde ulaşılan yolun şehir trafiğine doğrudan karışan bir kordon caddesi olduğunu kurmuştum hep ama orası sadece gara ulaşım için kullanılan çıkmaz bir yol imiş. Fakat kurduklarımdan sapmanın yarattığı daha olumsuz şaşkınlığa ek bilmediklerim ile karşılaşmanın yarattığı daha olumlu şaşkınlıklar da oldu. Mesela garın kendi vapur iskelesi olduğunu orada öğrendim. O iskelenin varlığında deniz cephesi merdivenleri ayrı bir güzel göründü gözüme. 

Vapur İskelesi
Bu küçük iskeleye ayrı bir başlık açmak istiyorum. İskele de çok zarif, çok güzel bir binaymış. Tahta işleri (gişeler ve kapılar), duvar işlemeleri ve çiniler çok güzeldi. Ama gar ve çevresine çökmüş olan bakımsızlık bu bina da baskındı. Hatta burası için gar binasından da bakımsız demek yanlış olmaz.


Bir not, amca ile de bu iskelede karşılaştım.

Arap Camii:
Karaköy'le, Galata arasını kapladığını tahmin ettiğim semte adını veren bir yapı. Ama benim için burayı ilgi çekici yapan NTV Tarih dergisinde bura ile ilgili olarak okuduğum "fetih öncesi dönemden kalan tek gotik kilise" başlıklı yazı oldu.

Galata sırtlarında ara sokaklarda saklanmış bir şekilde bulduğum bu çok huzur verici cami, dışarıdan çok ilgi uyandıran farklı görüntüsüne rağmen içeride güzel ahşap işlemeler ile çok sade düzenlenmiş bir tarihi yapı. Tek başıma rahat rahat gezdim, inceledim.


Mihrabın üzerinde yer alan sıvaların bir kısmı dökülüyordu. Bunların altından da Bizans döneme ait bazı resimler ortaya çıkmış. Uzmanlar tarafından rönesans formlarına benzetilen bazı tasvirler içermesi sebebiyle heyecan uyandıran bu süslemeleri ucundan kayısından görmek de iyi oldu. **

Bina kiliseden tekrar camiye dönüştürülürken çan kulesi minare olarak kullanılmış görebildiğim kadarıyla. Bu da caminin çok karakteristik bir minareye sahip olmasını sağlamış. Bu dönüştürme sırasında sanırım, anlamadığım bir sebepten ötürü kulenin orta seviyesindeki açıklıklar tuğla ile kapatılmış.

 
Buraya son olarak, ziyaretim sırasında cami avlusunda karşılaştığım iki kişi olan etkileşimimden de bir parça koymak istiyorum:

"İçeri girebilir miyim" soruma "ne yapmak için" diye karşılık veren ve "gezmek için" cevabını alınca "camiyi gezmek istiyorsan içeri girebilirsin" diyen güvenlik görevlisi, çıkışta "ama gelecek hafta gelsen 'nah' girerdin" dedi. "Tadilata mı giriyor" diye sordum. "Evet, restorasyon var" dedi. Bu şekilde o, yanındaki adam ve ben kısa bir sohbete başladık. Güvenlik görevlisi, ilgili, cana yakın bir adamdı. Yanındaki adam elimde neden bir defter olduğunu sordu. "Not alıyorum" dedim. Güvenlikçi "okuyup, okumadığımı" sordu. Okuduğumu öğrenince yandaki, gözleri ile elimdeki defteri işaret ederek gazetecilik mi okuduğumu sordu. "Hayır" cevabımdan sonra güvenlikçi nereli olduğumu sordu. Adanalı'yım diyince, Arap Camii Kuran Kursu binasını göstererek "burada da bir Adanalı var, Osmaniyeli" dedi. "Osmaniye'nin artık kendisi il" dedim. Biraz daha konuştuktan sonra, ikisine de teşekkür ederek yanlarından ayrıldım.

Galata (Kulesi):
Kulenin hemen yanında uzanan duvarın önündeki bir plakada şöyle yazıyor:

Isaac Rousseau
1672-1747

(Ünlü Filozof Jean-Jacques Rousseau'nun babası)
(père du célèbre philosophe Jean-Jacques Rousseau)

1705-1711 seneleri arasından Saray saatçisi olarak Galata'da yaşamıştır.
a vécu à Galata entre 1705 et 1711, comme horloger du Palais.

J.J.Rousseau Avrupa Komitesi     Fransa Başkonsolosluğu
Beyoğlu Belediyesi                       İsviçre Başkonsolosluğu

28 Mart 2002 / 28 Mars 2002

Bilmiyordum. Öğrendim ve şaşırdım. Ayrıca Rousseau ailesinin İsviçreli olduğunu da bu vesileyle öğrendim.

Galata Kulesi ile ilgili olarak uzmanlık alanıma girdiğini düşündüğüm bir konuyu da paylaşmak istiyorum. Kule civarında umumi kullanıma açık bir tuvalet yok, en azından ben bulamadım. Kulenin hemen altında yer alan çay bahçesi başta olmak üzere, çevre esnafının da tuvaletleri ekseriyetle bozuk. Tabi bu esnaf muhitte umumi tuvalet olmadığı bilgisini paylaşmaktan da geri kalmıyor, sağ olsunlar. Ben kendi adıma Anemon Otel'e teşekkür ediyorum. Ve ilgilenenler için kulenin tepesinde tuvalet olduğu bilgisi ile bu konuyu kapatıyorum.

İstanbul Modern:
Modern sanat olarak önümüze konan şeyi ben çoğu zaman, yeni sanat (her ne demekse) için devinim olarak algılıyorum. Konudan bağımsız bu adlandırmadan sonra modern sanat müzesi kavramını ülkenin gündemine bir şekilde sokmayı başaran bu meşhur müzeyi de nihayet gezmeme geçebilirim.

Müzenin kalıcı koleksiyonuna ait olduğunu düşündüğüm bir bölümde dikkatimi çeken unsurlardan bir tanesi (aynı zamanda ressam da olan son Osmanlı Halifesi) Abdülmecid Efendi'ye ait bir resmin de sergileniyor olmasıydı. O zamana kadar bu hanedan üyesinin ressamlığından ve sonrasında yaptığım kısa araştırmada karşılaştığım entelektüel kişiliğinden haberdar değildim.

Gezimi gerçekleştirdiği sıra açık bulunan sergilerden birinde ise Türkiye'deki ilk video eser olarak adlandırılan Nil Yalter'in "Başsız Kadın ya da Göbek Dansı" isimli çalışmasını görmek, güzel bir tesadüf oldu.

"Başsız Kadın ya da Göbek Dansı" isimli eserden iki parça.


Bunun yanında, yine o sırada açık bulunan sergilerden birinde, Türkiye'nin ilk opera sanatçılarından Semiha Berksoy'a ait "Hapishanede Ziyafet" isimli bir çalışmanın da sergilendiğini not almışım ama bunu eseri beğendiğim için mi yoksa Semiha Berksoy'un isimini sergide bir eserin altında gördüğüm için mi yaptığımı tam olarak hatırlayamıyorum. Notlarımı daha açıklayıcı almalı ya da mümkün olduğunca kısa sürede üzerlerinden gitmeliyim sanırım. Ama şimdi bir daha bakınca, eseri beğenmekle birlikte, kendini görmeye alışık olduğumuz makyajın ve resim üzerindeki notların ilgimi çokça cezbettiğini düşünüyorum.

Hapishanede Ziyafet
(kaynak: Semiha Berksoy Müzesi)

Dolmabahçe Sarayı:
Dolmabahçe sahiline adını veren heybetli sarayın bahçesinden içeri girince beni karşılayan -bu şehrin pek çok yerinde benzerlerini görmüş olduğum ama o ana kadar çok dikkat etmediğim- büyük bir kalabalık oldu. İstanbul'da iki günde on civarında müze ve tarihi yer gezdim. Bu mekanlar içinde en fazla yerli turist gördüğüm yer tartışmasız Dolmabahçe Sarayı idi. Ayrıca sarayı görmeye gelen yerli kalabalığın orada bulunma sebebi bir bütünlük sergilemiyordu bence. Pek çok tesettürlü teyze, üç numara ya da ülkücü bıyıklı amca, ümmetçilik düşüncesinin hala ölmediğini gösterir şekilde Osmanlı'nın son taht merkezini gezmek istiyordu sanki. Aynı zamanda yine çok sayıda kırmızı saçlı seküler teyze ve daha çok genç yaşta ulusalcı bireyler Atatürk'ün son günlerini geçirdiği mekanlarda bulunmak için saraya akın ediyorlar gibi geldi bana. Saraydan çıktığımda bende de bir miktar bu ikilik vardı. İstanbul'un ruhunun bir yansıması olacak şekilde, şehrin sembolleri sayılabilecek yapılarında (monumentlerinde) de büyük ölçüde bu var. Mesela Ayasofya başta olmak üzere kiliseden camiye çevrilen yapılarda Hristiyanlık ve Müslümanlık tarihi iç içe. Dolmabahçe başta olmak üzere cumhuriyet döneminde de kullanılan Osmanlı devlet dairelerin de Osmanlı ve Cumhuriyet el ele. Bu açıdan Topkapı'nın yeri, işlevini Osmanlı'da tamamlamış olması açısından ayrı bence.

Hemen herkes tarafından bilindiği üzere dolgu bir zemin üzerinde alçı ve ahşap kullanılarak inşa edilmiş bir saray, Dolmabahçe. Bundan ötürü temelinde kayma riski var ve onun için ziyaretçiler içeri kafileler halinde kabul ediliyor. Bu şekilde hem saray içinde bir anda bulunan kişi sayısının belli değeri aşmasın engelleniyor, hem de müze tarafından sağlanan rehber sayesinde rota boyunca bilgilendirme yapılıyor.

Saray hem ikametgah hem de ofis işlevi taşıyacak şekilde tasarlanmış ve bunun Osmanlı’daki uygulamasına uygun olarak selamlık ve harem olarak iki kanattan oluşuyor. Bu kanatların ortasında ise bu ilk dünyanın başka pek çokları ile karıştığı, o etkileyici muayede salonu yer alıyor.

Tur ile sarayı gezerken, selamlık bölümünden harem bölümüne geçişte duvar süslemelerinde bir detay dikkatimi çekti. Yarım daire şeklindeki bir zemin üzerine yapılmış resimde iki tarafa yığılmış silahlar (anladığım kadarıyla Osmanlı devlet armasında yer alan silahlar resmedilmişti) arasında açılan bir pencere ve pencere içinden çıkan çiçekler gösterilmiş. Devlet işlerinden özel hayata geçişin basit ve zarif bir gösterimi olarak hoşuma gitti.***

Muayede salonunda gösteriş zirvesine ulaşıyor. Dolmabahçe Sarayı ile hatırlanan en somut büyüklük bilgisi bu salonda yer alan avizenin ağırlığı için söylenegelen 4,5 ton değeridir sanırım. Tur boyunca rehber, 1 ton ve üzerinde ağırlığı olan her avizeyi (sayılarını 3 olarak hatırlıyorum) gösterdikten sonra "daha da büyüğü var" şeklinde uyarı yaparak bu zirvenin hazırlanmasına katkı sağladı. Bu avizenin altına yerleştirilmiş 100 küsür metrakarelik el dokuması halının yaşadığım evden daha büyük bir alana sahip olması da çeşitli düşüncelere itti beni. Herhalde bu düşünceler içindeyken yanımdan birinin “içerisi ışık almıyor” diyerek dile getirdiği beğenisizliği de turun sonunda tebessüm ettirmişti.

Son:
Bir kültür merkezi olarak ve tarihi bir yer olarak İstanbul'a hayran olan Emre'nin kısa sürede gezdiği yerler bu kadar. Ancak bütün bunlar sizde benim mevcut bir bütün olarak İstanbul şehrine hayran olduğum gibi bir yanılgıya düşürmesin sizi. Ben her zaman için İstanbul'u Türkiye'nin en büyük sorunu olarak görmüşümdür. Yaşanacak bir yer olarak da o şehri sevmem, İstanbul'un taşı toprağı altın diyerek oraya göçen insanı oraya gittikten bir sene sonra "caaanım İstanbul'u mahvediyorlar bunlar" diyerek hakir gören ama esasta aynı zihniyetin bir sonucu olarak orada bulunan (bu sözcüğü bu şekilde kullanmayı çok sevmesem de) sözde eğitimli insanı da sevmem. Ve tahmin edebileceğiniz gibi daha sevmediğim çok şey var. İstanbul benim için bir müze. Orada dursun, insanlarıyla da, kent yaşantısıyla da. Ben canım istediğim zaman gideyim, sonra da gördüklerimi işte böyle paylaşayım. Değil mi sevgili okur?

*Gelecekten not: 28 Kasım 2010 tarihinde Haydarpaşa Garı'nda yangın çıktı. Binanın çatısı tamamen yandı.
**Gelecekten not 2: Caminin halen aktif kullanımda olması bahanesi ile aşağıdan kendilerini gösteren eserler, yazıda bahsedilen restorasyon çalışması kapsamında tekrar sıva ile kapatıldı. NTV Tarih Nisan 2012 tarihli sayısında bulunan eserlerin rönesans formlarına benzediğini ve üzeri kapatılan eserlerin bilimsel bir keşfin önünü kestiğinden bahsetti.
***Sanırım içeride fotoğraf çekilmesine izin vermedikleri için fotoğraflamamışım ancak defterime kabaca söyle çizmişim:

.kedi

Çarşamba, Şubat 26, 2020

Fotoğraf yazısı

Fotoğraf ilk çocukluğumdan itibaren benim için ilgi çekici bir alan olmasına rağmen bu tekniğin anı kaydetmek dışında, bir şeyler göstermek, bir şeyler anlatmak için kullanılabileceğini ciddi bir şekilde ilk kez lise yıllarında fark ettim sanırım. Çocukken tanımadığım aile büyüklerinin ve çevremdeki büyüklerin tanımadığım hallerinin yer aldığı eski fotoğraflara bakmaktan keyfederdim ve -özellikle- benim olduğum fotoğrafları tekrar tekrar tasniflerdim ama aklımda bir konu ile değişkenler üzerine daha hakim olduğum bir halde ilk kez fotoğraf çekmem, bunun nasıl basılabileceğini öğrenmek için karanlık odaya girmem ve ilk kez bir fotoğraf sergisine gitmem hep lisede gerçekleşti.

O sıralarda görünür olan dijital fotoğrafın, ne olduğunu, ne ifade ettiğini anlamama fırsat kalmadan patlaması ve yine aynı dönemlerde hayatın vazgeçilmez bir parçası halini artık neredeyse almış olan cep telefonlarına dahil olması ise üniversiteye başlarken gerçekleşti. Kayıt ve görüntüleme için film ve baskı ihtiyacının ortadan kalkmasının fotoğraf çekme alışkanlıklarını ve üretim hızını, miktarını nasıl değiştirdiğini herkes kendine göre tecrübe etmiştir sanırım. Benim gördüğüm, anı kaçırmamak için aynı kareyi tekrar tekrar çekmenin yarattığı fotoğraf çöplükleri büyürken, fotoğraf bastırmak da nadirleşen bir eylem olmaya başlamıştı. O dönemde ben de fotoğrafla, anı kaydetmek başta olmak üzere not almak, kanıt göstermek gibi işlevsel kaygılar taşıyan ilişkimi tekrar kurdum.

Hemen hemen aynı zamanlarda sosyal ağların da devreye girmesiyle fotoğraf üretme ve paylaşma amaçları, olanakları da çeşitlenerek kökten denilebilecek bir şekilde değişti bence. Akıllı telefonlarla bağlantı kavramı da sisteme dahil olduktan sonra anındalık konusu yaşadığımız çağdaki hemen her şeyde olduğu gibi fotoğrafta da merkezde bir yere yerleşti sanırım. Arada net bir ayrım var mıdır varsa sınır nerede çiziliyor tam olarak adlandırabilecek konumda değilim ama artık video, gündelik hayatta fotoğrafın yerini alıyor düşüncesindeyim ve bu noktadan bakınca ciddi kamera kabiliyetleri olan akıllı telefonları sürekli bağlı olduğu bir sosyal medyaya taşıyan Instagram fotoğrafın tarihinde yaşadığı en sarsıcı şey gibi görünüyor bana.

Instagram çağında hemen herkesin fotoğraf görgüsünü hızlı geliştiği, iyi fotoğraf üretebilmek için kullanılan ortalama bilginin ciddi şekilde arttığı ve daha çok şey anlatan daha çok fotoğraf çekildiği şeklinde bir görüşüm var. Yukarıdakiler gibi spekülasyondan öteye gidemeyecek olan bu görüşümü de konuya daha hakim kişilerin yorum yapmasını, bir tartışmaya kapı açması umuduyla istediğimi belirterek dile getirdikten sonra fotoğrafla olan kişisel ilişkimle ilgili bir kaç noktaya odaklanarak yazıyı sonlandırmaya başlayabilirim.

Liseden sonra ben fotoğrafın anlatma, gösterme kısmı ile üretim açısından pek ilgilenmedim. Bu kaygılarla üretilmiş fotoğrafları izlemek için çok yoğun bir çaba da sarf etmedim belki ama zaman zaman kendime fırsatlar yaratmaktan da keyif aldım hep. Bu konuda yakın zamana kadar olağan seyirden ayrılan tek girişimim, birazdan değineceğim ikinci konu ile de bir şekilde ilişkilendirilebilecek şekilde, fotoğraf üzerine kafa yorduğunu bildiğim, üretimlerine özen gösteren arkadaşlarımın en yakınlarından, oluşturmaya başlamak istediğim küçük bir kişisel arşivde yer almak için basılmak üzere -tercihen bunun için çekilmiş- bir fotoğraf paylaşmalarını istemem oldu. Sonrasında çeşitli sebeplerden ötürü sürdüremediğim bir isteğim oldu bu ve arzuladığım arşiv gerçekleşemedi.
Bir iki sene kadar önce de ben fotoğraf üzerine daha fazla kafa yormak istedim. Biraz daha sistemli bir şekilde sergi gezme, fotoğraf bakmak isteği olarak başlayan bu güncel dönem, sonrasında bir giriş seviyesi bir makine edinmem, çeşitli derslere bakmam ve en son başlangıç seviyesinde bir fotoğraf kitaplığı/rafı kurma noktasında ulaştı ama bu ilgimi istediğim seviyede sürdüremedim bir türlü. Susan Sontag’ın Fotoğraf Üzerine ve Walter Benjamin’in Fotoğrafın Kısa Tarihi gibi temel gördüğüm eserleri bile okuma listemden ileri geçemediler henüz. Buna eş olarak fotoğraf çekme rutinimde de kafa yormak istediğim seviyelere ulaşamadı. Hala çoğunlukla anı kaydetmek kaygısıyla otomatik modlarda fotoğraf çekiyorum. İsteğim hala sürüyor ama nereye kadar ve nasıl gideceğini kestiremiyorum.

Son olarak bir nesne olarak fotoğraf ile ilgili de birkaç şey söylemek istiyorum. Hayatımın büyük çoğunluğunu doğup büyüdüğüm evden, şehirden uzakta geçirdim. Evden ilk kez ayrılırken yanıma, baktığımda üzüleceğimi düşündüğüm için fotoğraf almamıştım sanırım. Sonrasında da durum çok değişmedi. Basılı fotoğrafların çağında ben yanımda pek fotoğraf dolaştırmadım. Sonrasında gelen dijital fotoğrafların çağında da dönüp dönüp baktığım fotoğraflarım çok olmadı. Zaman zaman neden yanımda taşıdığım güzel bir aile fotoğrafım ya da arkadaşlarımla mutlu zamanlarımızı hatırlatan elle tutulur bir baskı yok diye düşündüğüm zamanlar oldu ama bu bir değişikliğe gidecek kadar uzun boylu bir düşünce olmadı hiç. Fotoğraf baskıları biriktirmekle ilgili en olgun düşüncem yukarıda bahsettiğim arşiv fikri idi ve gerçekleşmedi. Fakat bu konuda yakın zamanda büyük bir değişiklik oldu. Şu anda evimin çeşitli yerlerinde her gördüğümde beni çok mutlu eden fotoğraflar var ve bunların sayılarını arttırmak için büyük bir istek taşıyorum. Hayatıma mutluluk getiren fotoğrafların sahibinin yarattığı bu değişiklik belki de fotoğraf nesnesi ile olan ilişkimi yeniden tanımlayacak kadar köktendir ve yukarıda zaman zaman neden olmadıklarını düşündüğüm fotoğraflar veya gerçekleşmeyen arşiv gibi çeşitlenmelerle büyütecektir. Ama değişiklik bu seviyede de kalsa yatarken başucumda içi gülen bir çift göze bakmamı sağlayan fotoğraflarla ve bu yeni ilişkimle mutluyum.kedi


Pazar, Ocak 05, 2020

Aralık ve ötesi

En sadık okuruma,

Burada daha önce de bahsetmiştim aralık aylarının benim hayatımda ayrı bir yeri vardır. Hatırlayabildiğim geçmişte yılın bu son ayları benim için hep üzüntü, hayal kırıklığı ve mutsuzlukla yoğrulmuş, senenin en kötü dönemi olarak ayrışıyor olagelmiştir. Ta ki bu seneye kadar. Bunca yılın birikimine karşılık mıdır bilmiyorum ama biten yılın son ayı mutluluk hissini en derinden yaşadığım, iyiliğiyle hayatımın tamamında yeri, izi olacak bir zaman oldu.

Aralıkta başlayan bu sevinç yeni yılda da artarak devam ediyor. Beni son dönemde gören insanların, alışılmadık şekilde keyfimin yerinde yerinde olmasından ve yüzümde kalıcı bir yer edinen gülümsemeden kolayca ayırt edebildikleri bu iyi olma halinin kalıcılığına güveniyorum.kedi

Pazar, Aralık 08, 2019

Türkçe podcastler üzerine

Podcast takip mazimi daha önce yazdığım iki yazı ile bir miktar paylaşmıştım. Üçüncü bir yazıyla konuya devam etme isteği, bir süre pek fırsat bulamadıktan sonra, görece çok dinleme fırsatı bulduğum geçtiğimiz günlerde geldi. Dinlediğim programların dillerine dikkat edince, bu konuda nerede olduğumdan da bahseden bir yazıda geçtiğimiz dönemde bir ivme kazandığını düşündüğüm Türkçe podcastler hakkında bir şeyler söyleyebileceğim fikri oldu bu isteği ateşleyen.

İlk yazıyı yazdığım 2006 yılında podcast herkes için çok yeni bir şeydi. Apple’ın iPod ürünü başta olmak üzere o dönem yaygınlaşmaya başlayan medya oynatıcılarının internete sürekli bağlı olmamasından kaynaklanan bir teknik eksikliğin çözümü olarak oluşmuş olan bu yeni medyanın henüz kendi dinamikleri oluşmamıştı demek yerinde olur sanırım. O sıralar dinlediğimi söylediğim programlar da büyük ölçüde teknoloji meraklılarının kişisel çabalarıyla oluşturulmuş uzun soluklu olmayan denemeler olarak sınıflandırılabilir herhalde. O dönemde çoğunlukla Türkçe içerik takip etmemde internet alışkanlıklarım kadar kalite açısından o sırada İngilizce ve Türkçe içerikler arasında çok büyük bir farkın oluşmamış olması da etkili olmuştur herhalde.

Ama bu ilk yazıyla ikincisi arasında geçen 9 senede işler içeride ve dışarıda çok değişti. Benim takip edebildiğim kadarıyla Türkçe podcast içeriklerinde yeni ve kaliteli işler üretilmesi hızı yok seviyesine kadar geriledi. Teknolojinin yayılımı da kısıtlı kalmış olabilir. Buna bağlı olarak bu alanda büyük yapımların görülme olanağı da olmadı. İngilizce konuşulan batıda da başta benzer bir afallama yaşandı sanırım. Ama sonrasında zamanla yukarıda medya dinamikleri olarak tanımladığım şeyler belirginleşmeye ve oturmaya başladı bu yarım kürede. Radyo programı adaptasyonu olarak başlayan, yaygınlaşan ve çeşitlenen içerikler zamanla özgün biçimlerini de yaratacak şekilde zenginleşti. Bu dönemin sonucunda kişisel podcast takip listem de neredeyse tamamen İngilizce içeriklerle dolu bir hale geldi.

Fakat şimdi bu ikinci yazıdan üç yıl kadar sonra Türkçe podcast içeriklerinin büyüdüğünü ve çeşitlendiğini gözlemliyorum. Aslında bu zenginleşmeyi YouTube başta olmak üzere daha geniş bir şekilde dijital medyada üretilen işler için de adlandırabiliriz sanırım ama bu kısmı, becerebilirsem başka bir yazıda dile getirmek istiyorum.

Bu uzun girişten sonra şimdi büyük ölçüde takip ettiklerim üzerinden Türkçe podcast dünyasını nasıl gördüğümden biraz bahsetmek istiyorum. Öncelikle şunu söylemek gerekir ki podcast artık Türkiyeli kullanıcılar için o kadar da yabancı bir kavram sayılmayabilir. O kadar ki podcast artık etki yaratacak bir medya olarak görünüyor ve buradan reklam ve tanıtım yapılıyor. Bununla ilgili dikkatimi çeken iki örnekten bahsetmek istiyorum. Birincisi bu sene 16.sı düzenlenen İstanbul Bienali kapsamında bir podcast serisinin hazırlanmış olması. Bu hemen hemen aynı dönemde ilk örneğini gördüğüm HBO’nun dizileriyle ilgili hazırladığı podcastleri çağrıştırmıştı bana. Farklı bir ortamda hazırlanmış bir sunumun yaşattığı tecrübeyi arttırmak için podcast kullanımı benim takip edebildiğim kadarıyla yeni bir fikir. Bienalin, farklı medya formlarında hazırlanmış işlerin bir arada sunulduğu bütünleşik kurgusunu da desteklecek şekilde bu yeni fikrin uygulanması, son dönemde beğendiğim, güzel yapımlardan biri oldu. Bu konuda bahsedeceğimi ikinci örnek de sesli kitap servisi Storytel’in desteklediği podcast serileri. Can Kozanoğlu ve Mirgün Cabas ikilisinin hazırladığı İlk Sayfası serisiyle başlayan bu destek daha sonra Nilay Örnek, İbrahim Selim ve Melikşah Altuntaş gibi konularında tanınmış isimlerin hazırladığı seriler ile çeşitlendi. İlk Sayfası, kitaplar ve yazarları ile ilgili bir yapım olarak bir sesli kitap servisinin öngörülebilir sponsorluk alanında idi ama diğer yapımlarda bu tarz doğrudan bir ilişki yok. Sesli betimleme ve bütünlüklü bir anlatıyı dinleme alışkanlığı bir sesli kitap servisinin gelişmesini isteyeceği alanlar olduğu için de bu destek mantıklı olsa da ben bu iki farklı örnekte de önemli olan etkenin hitap edilen kitlenin bu medyaya alışmış olması ve bunun sonucu olarak buradan bir etki, bir fark yaratılabileceği düşüncesi olduğu kanısındayım.

Soldan sağa: Yedinci Kıta, Can Kozanoğlu ve Mirgün Cabas ile İlk Sayfası, Nilay Örnek ile Nasıl Olunur?, İbrahim Selim ile Bunu Ben de Yaparım ve Melikşah Altuntaş ile Film Koması

Bahsedilen bu tanışıklığın gelişmesinde teknolojik altyapıyı sağlayan büyük oyuncularının sunumu ve ısrarı da yadsınamaz tabii. Büyük bir kitle için akıllı telefonlarla eşanlamlı olan iPhone’larda -sanırım yakın zamana kadar kaldırılamayan- Podcast isimli bir uygulamanın olmasına ek Spotify’ın da podcast konusunda istekli olması medyanın görünürlüğünü arttırıyor bence. Hatta büyük olasılıkla bu konuda kritik bir eşik aşılmış olmalı ki diğer dev akıllı telefon platformunun sağlayıcısı olan Google da yıllar önce iptal ettiği podcast uygulamasını tekrar gündeme aldı.

Türkçe podcast dünyasıyla ilgili bahsetmek istediğim ikinci nokta ise kümeleşme ve burada anacağım oluşum Medyapod Podcast Ağı. İngilizce podcast dünyasında Radiotopia gibi serbest yapılı ya da Relay.fm gibi şirketleşmiş örneklerini gördüğümüz podcast kümelerinin Türkçe içerikler için en önemli örneğinin Medyapod olduğunu kanısındayım. Benzer kalitede içeriklere ulaşmayı ve bunların tanıtımını kolaylaştırdılar için bu tarz grupları önemsiyorum. Ayrıca bu yapıların belirli bir içerik hacminden sonra oluşabildiğini ve yaşayabildiğini düşündüğüm için oluşumun Türkçe podcast çevrelerinin durumu için bir gösterge olduğu fikrindeyim. Bu tarz birliktelikler oluştukları çevrenin gelişiminde ivmelendirici bir etki de oluşturabiliyorlar. 2019 yılında ilkini Kadir Has Üniversitesi Yeni Medya Bölümü ile birlikte düzenledikleri ve 2020 yılında tekrar düzenleyecekleri Podcast Summit de böyle bir etkiye örnek olarak gösterilebilir. Ben bu ağın varlığından, ilk takibe aldığım üyesi, Anlatsam Roman Olur ile haberdar oldum. Yeri gelmişken bu güzel edebiyat podcastini anmamazlık etmeyeyim.

Türkçe podcastlerle ilgili kişisel tecrübemi anlatırken bahsetmem gereken bir başka yapı da -ana ortamı podcast olmasa da- Medyascope. Kendini geleneksel medyanın dışında kalan alanda tanımlamayan kanal için alternatif medyaların hepsi faaliyet alanı olarak tanımlanabilir belki ama Medyascope’un tüm programları video için hazırlandığından ses biraz arka planda kalıyor gibi düşünülebilir. Ancak Medyascope bütün programlarını podcast olarak da yayınlıyor ve bu şekilde Türkçe podcast havuzuna bence çok büyük bir katkı yapıyor. Kanalın kurucusu (yıllar önce bu blogda bir kere kendisinden bahsetmeyi denediğim) Ruşen Çakır’ın yorum kayıtları başta olmak üzere, Kültür ve Tarih Sohbetleri, Okuma Kültürleri, Eksik Olan, Kitapscope, Sinemascope, Kültürel, Şehir Hepimizin, Meraklısı İçin Bilim ve Ses Kaydı gibi geniş bir program listesini takip etmeye çalışıyorum. Burada karşılaştığım tek sorun programların kendi başlarına podcast akışlarının olmaması. Programların hepsi bir listeden paylaşılması takibi zor, kaybolmayı kolay kılabiliyor. Medyascope faslını, burayla ilgili ama doğrudan bağlı olmayan bir programdan bahsederek kapatmak istiyorum. Kanalın haber bülteninin sunucularından Burak Tatari yakın zamanda 2 hafta 1 gün adında bir programa başladı. Konuklarla isminin işaret ettiği gibi son 15 günde ne okuyup, dinleyip, izledikleri sorusu üzerinden sohbet edilen seriyi, belirli ve özgün temasıyla ve ilgi çekici konuklarıyla takibe değer buldum.

Medyascope’un eski ve yeni logoları yanyana. Programların podcast yayınlarını soundcloud hesabı üzerinden dinleyebiliyorsunuz.

Türkçe içerik üretiminde büyük katkı sağlayan bir başka kuruluş da Açık Radyo. En başından itibaren podcast alanında varlık gösteren kanal bu konuda en uzun soluklu işlerin bazılarını da bünyesinde barındırıyor olmalı. Ben çok sadık bir dinleyicileri değilim, Şeytan Arabası düzenli takip ettiğim tek yayınlarıydı. Şimdilerdeyse Açık Mimarlık düzenliye yakın takip ettiğim tek programları ama diğer programlarında neler oluyor diye arada sırada kontrol ediyorum ve münferit bölümler dinliyorum. Hoş hiç takip etmiyor bile olsam Türkçe podcastlerden bahseden bir yazıda anmadan edilemeyecek bir kanal Açık Radyo. 

Şimdiye kadar görece organize yapılar tarafından desteklenen veya bunların bünyesinde hazırlanan yapımlardan bahsettim. Takip ettiklerim arasından bahsetmeyi planladığım son grup daha müstakil girişimlerden oluşuyor. Kişisel uzmanlıklarından yola çıkılan programlarda da bir artış ve çeşitlenme gözlüyorum. Yukarıda da bahsettiğim gibi en baştan beri bu türün örnekleri bireysel merak ve çaba ile geliyor. Meydanın yaygınlaşması ve teknolojik bariyerin küçülmesi bu tür girişimlerin sayısının artmasına olanak sağlamış olabilir. Ama bununla birlikte bilgiye ulaşımın kolaylaşması ile görece ekonomik refah dönemlerinin çakışmış olmasının ülkede profesyonel ya da hobi amaçlı olsun ilgi alanlarında daha çok kişiye daha derine inme imkanı sunduğu düşüncesindeyim. Herhangi bir veriye dayandırmadığım, küçük gözlem uzayımdan zayıf gözlemlerimden kaynaklanan bu düşünce, doğruysa, bu tarz yayınların artmasında etkili olabilir. Bu küçük spekülasyondan sonra, bahsettiğim türde dinlediğim iki yayının adını anmak istiyorum.  Bunlar Eurosport kanalında spikerlik yapan Berkem Ceylan ile aynı kanalda yorumculuk yapan Sarper Günsal tarafından hazırlanan yol bisikleti programı 39x53 | otuzdokuzelliüç ve ilgi çekici genç bir yayınevi olan Siren Yayınları’nın kurucusu Sanem Sirer tarafından hazırlanan edebiyat programı Kitap, Kaşık ve Diğer Gerekli Şeyler.

Müstakil yayınlara iki örnek: 39x53 | otuzdokuzelliüç ve Kitap, Kaşık ve Diğer Gerekli Şeyler

Benim gözümden Türkçe podcast dünyasının geldiği durumu kendi ilgimi çeken bazı yayınlar üzerinden anlatmaya çalıştım. Bu anlatım, daha ana akım sayılacak bazı radyo kanallarının podcast yayınları, benim peki takip etmediğim bir YouTube kanalı olan Kalt’ın da podcast yapmaya başlamış olması veya yine takip etmediğim bir tür olan psikologların kişisel programlarının büyük ilgi görmesi gibi daha büyük kitleleri ilgilendiren örnekler üzerinden daha güçlü yapılabilirdi belki. Aşağıda bende bu hissi oluşturan takip tablolarını da paylaştım. Ama bu haliyle de gözlemlediğim gelişmeyi aktarabilmişimdir umarım.

08.12.2019 tarihinde sırasıyla Spotify ve Apple Podcast uygulamalarında Türkiye’nin en çok takip edilen podcastlerinin listeleri

Buraya kadar büyük ölçüde olumlu durumlardan bahsettim ama her şey güllük gülistanlık değil tabii. Sona varmadan önce bu alanda gördüğüm en büyük eksiklikten de bahsetmek istiyorum. Daha fazla kafa yoruluyor ve ürün veriliyor olsa da teknik olarak pek çok yayının İngilizce deneklerinin çok gerisinde olduğu fikrindeyim. Kullanılan ekipmanlarla ilgili fazla fikrim yok, bir tek Storytel destekli programların şirketin stüdyolarını kullanabildiklerini biliyorum ki bu yayınlar bence ses kalitesi açısında en önde olanlar. Umarım önümüzdeki dönemde ses kalitesi başta olmak üzere teknik konularda da ilerlemeler görürüz. Ama şu haliyle ülkede bu yeni medyanın büyük mesafe katettiği fikrimi tekrarlayıp, mevcut durumda takip listemde ve dinleme sürelerimde zaman zaman Türkçe lehine bozulan bir denge olduğunu söyleyerek bu uzun yazıyı sonlandırabilirim. Yazıyı buraya kadar okuyanlara teşekkürler.kedi

Pazar, Temmuz 29, 2018

TdF 2018 üzerine

Fransa bisiklet turu, büyük turların en büyüğü olarak her sene bir şekilde takip etmeye çalıştığım bir yarış. Ama Tour bu sene "en sıkı takip ettiğim büyük tur" unvanını Giro'dan aldı. Bu değişikliğin hatrına başka bir değişiklik daha yapıp, bugün Paris etabı ile son bulan üç haftalık tur hakkında aklımda kalan bir iki notu burada paylaşayım dedim:


  • Açılışı Gaviria yaptı ve ilk etapları Sagan ile düelloya çevirdi. Sonrasında da Groenewegen seri galibiyetler ile sprint kontrolünü ele geçirir gibi oldu. Her ikisi de ikişer etap alıp yeni sprinterler neslinin yaşatacağı rekabet için kısa bir tanıtım yaptılar. Ama sonrasında Alpler'deki sprinter kıyımına kurban gittikleri için bu rekabet Paris'e taşınamadı maalesef.


  • Greg van Avermaet'in sarı mayoyu ilk dağlık etapta da korumak için gösterdiği çaba güzeldi bence. Yarışa ve liderlik mayosuna gösterilen saygının başarılı bir gösterimi oldu.


  • Sohbet ettiğimiz pek çok kişiden farklı olarak Roubaix etabından memnun kaldım ben. Belki biraz daha kısa olabilirdi ama kullanılan sektörler çok zorlayıcı değildi bence. Romain Bardet'in yaşadığı teknik aksaklıklar dışında genel klasmancılara parke taşları kaynaklı doğrudan bir etki de olmadı zaten.


  • Kalanlara geçmeden önce düşenleri de hızlıca hatırlayayım. Richie Porte bu yarış için ümitli olduğum biriydi. Ancak yukarıda andığım Roubaix etabında parke taşlı bölümler başlamadan kötü bir kazaya karıştı ve yarışı bırakmak zorunda kaldı. Yukarıda parke taşların yarışa doğrudan etkisi olmadığını söylememin sebebi bu kaza, belki etabın yarattığı gerginlik kazanın gelişinde etkili olmuştur. Bence genel klasman mücadelesinde önemli bir kayıp oldu. 
  • Bu alanda bir başka önemli kayıp da Nibali'nin kazası ve sakatlığı oldu. Alpe d'Huez tırmanışında seyircinin ve motorsikletin karıştığı bir kaza ile eski bir şampiyon ve önemli bir genel klasman adayı olan bir bisikletçinin yarış dışı kalması, yarış güvenliği konusunu da bir kez daha gündeme getirdi. 
  • 16. etapta Philippe Gilbert'in yol kenarındaki duvar üzerinden uçtuğu kaza da ucuz atlatılmış bir kaza olarak akılda kalacak sanırım. Gilbert yarış sonrasında kırıldığı fark edilen diz kapağı yüzünden yarıştan çekilmek zorunda kaldı ama daha büyük bir hasar oluşmamış büyük şans bence.
  • Son olarak bu sene yukarıda da kısaca bahsettiğim üzere bu sene Alp etapları çok sert olduğu için saf sprinterlerin neredeyse tamamı iki etapta zaman sınırına takılarak yarış dışı kaldı. Sonraki sprint etaplarında heyecanı azaltan bu tarz bir rota planlamasını Tour organizasyonu tekrar değerlendirir umarım. 


  • Gelelim kazanana. Sky bu sene de genel klasmanı kazanmayı başardı. Muazzam bir takım, bunu tekrar tekrar söylemeye gerek yok belki ama bu sene farklı olarak takım lideri olarak gelen Froome ile değil, Geraint Thomas ile kazanmaları önemli. Ben rekabetin sürebilmesi adına sarı mayoyu Thomas'ın almasından memnuniyet duydum. (Yine rekabet adına Sky'dan başka bir takımın kazanmasını da tercih ederdim ama.) Ayrıca kendisi Wiggins tarzına yakın gördüğüm bir bisikletçi, o açıdan da memnunum. Sky takım olarak Thomas'ın şampiyonluğu için ne kadar plan yaptı bilinmez ama Froome'un gidemediği yerlerde hep gidebilmesi bir noktadan sonra kendisini doğal lider konumuna getirdi. Bütün o doping tartışmasına rağmen son Giro şampiyonu olarak duble yapmaya gelmiş olan Froome'un yeterince iyi olmadığı için Tour'u kaybetmesi de üzerindeki şüpheleri bir nebze dağıtacaktır düşüncesindeyim.


  • Sky'dan bahsetmişken, Egan Bernal hakkında da bir şey söylemeden geçmeyeyim. 21 yaşında, ilk büyük turunda böylesi bir performans takdir edilesi idi. Transferi büyük haber olmuştu. Bu sene de Kaliforniya Turu'nu  kazandı ama açıkçası ben bu sevide bir performans beklemiyordum. Heyecanla takip edilesi bir kariyer başlangıcı; bakalım neye dönüşecek.
  • Roglič'in 19. etaptaki kaçışı ve galibiyeti de ilgi çekiciydi. Ama bu sonraki gün bireysel zamana karşıda o kadar geride kalmasına sebep oldu ise kendisi için o kadar da iyi bir tercih olmamış olabilir. 

  • Son olarak da Sagan. Bu sporu takip eden pek çokları gibi beni de en çok heyecanlandıran sporcu kendisi. 3 etap galibiyeti ile kendisine ait olan puan rekorunu geliştirerek yeşil mayoyu yine aldı. 6. puan klasmanı galibiyeti ile bu alandaki rekora da ortak oldu. Geçen seneki haksız diskalifiyesi olmasaydı bu sene rekoru ele geçirecekti ama mevcut performansına bakılırsa o iş gelecek seneye kaldı. Son etaplardan birindeki kötü düşüşüne rağmen turu bitirmeyi ve puan rekorunu geliştirmeyi başarması da bu senenin ilgi çekici noktalarından biri oldu benim için.