arama

Çarşamba, Şubat 28, 2018

Adam


Şehrin en lüks mahallelerinden birinde, genişçe sokağın kenarında arabada oturuyordum. Boş sokaktaki seyrek evlere, bahçelere, dikkat etmeden bakıyor, alakasız bir şeyler düşünüyor ve bekliyordum. Bir anda yolun öbür tarafındaki bir evin bahçesinde hareketlilik olunca düşüncelerimden döndüm ve dikkatimi o tarafa yönelttim. Bahçede evin köpeği kulübesinden çıkmış, sokağın başından yürüyerek gelen, tek kişiye pür dikkat kesilmiş bakmaktaydı. Köpek evine yaklaşan bu adama ne tepki göstereceği konusunda pek uzaktan dahi rahatlıkla fark edilebilecek bir kararsızlık yaşıyordu. Hareketliliğin sebebini anlayınca benim de bakışlarım ve dikkatim yürüyen adama yöneldi. Orta yaşlı sayılabilirdi. Üzerine, çok hırpalanmış, yer yer bütünlüğü bozulmuş deri görünümlü bir ceket giymişti. Altında ise büyük ölçüde çamura batmış bir iş pantolonu ile eski, parçalanmaya yüz tutmuş bir çift spor ayakkabı vardı. Kemerine tutturduğu küçük bir telefon kılıfıyla da bulunduğu ortama ait olmadığını tescil ediyordu adeta. Ben adamı incelerken, köpek de kararsızlığının doruğunda havlar gibi bir ses çıkardı. Sesle birlikte bir an hayvana geri dönünce, köpeğin adamla daha fazla ilgilenmemeye karar verdiğini ve kulübesine döndüğünü gördüm. Sonra bakışlarımı tekrar adama döndürüp, onu dikkatle takip etme nöbetini devraldım.

Belirli bir hedefe gidiyormuş gibi bir görüntüsü yoktu. Yavaş, düzensiz adımlarla sokağın bir o tarafında, bir bu tarafında gidiyordu. Evlere, bahçelere dikkatle bakıyordu. Hali ve tavırları ile, içinde olduğu mekana bu kadar ait olmayan birinin, ne aradığını düşündürüyordu bir yandan da. Akla gelen cevaplarda tekinsizlik yakıştırdığım adam, o sırada, yerde gördüğü bir plastik çöpe yöneldi ve yerden aldı çöpü. Bu hareketi üzerine ben kafamdaki soruya yeni cevaplar eklerken, çöpü aldığı yerden birkaç adım uzaklaşmış olan adam da aynı yere okkalı bir tükürük attı. Az önce yerden aldığı şeyi temizlik amacıyla almadığını gösteren bir davranıştı bu benim için. Tekinsizlik düşünceleri, yerden alınan şey ve atılan şey bir arada, mekan ve aidiyet kazanında kafamı çorba etmişken adam yerden aldığı çöpü biraz ilerideki konteynere attı ve ilerlemeye devam etti. Bu son hareketin de eklenmesiyle kafamdaki çorbanın çeşnisi tam olduğu sırada adam da düzensiz ilerleyişi ile sokağın sonunda kayboluyordu. Ben de bir yandan beklemeye devam ediyordum.kedi

Pazar, Ekim 08, 2017

Blade Runner 2049


Geçen yazıda bahsetmiştim Blade Runner'ın devam filmi 2049 bende beklenti ile karışık bir heyecan uyandırdı. Sonuç olarak, bu haftasonu gösterime girer girmez filmi seyrettim. Konusu da açılmış olduğu için, filmle ilgili bir iki ufak değerlendirme yapmak istiyorum. Bu paragraftan sonrası bir miktar spoiler içerebilir. Genel görüşümün olumlu olduğu bu yapımı izleme niyetiniz varsa bu sayfaya sonrasında uğramanızı tavsiye ederim. 

Orjinal Blade Runner beğendiğim bir filmdir ama özel bir hayranlık beslemem. Benim için bir Star Wars değildir kısacası. Ama özellikler görsel olarak türüne büyük katkı sağladığının farkındayım. İlk filmin yarattığı bu atmosferi korumak, geliştirmek gibi açılardan Blade Runner 2049 başarılı bir devam filmi olarak değerlendirilebilir bence. Belki filmle ilgili en klişe yorum bu olacak ama "orjinaline sadık kalarak, yeni, canlı bir atmosfer yaratması filmin en büyük başarısı sayılabilir".

Her sahne, plan büyük bir özen ile hazırlanmış. Filmin genel olarak düşük sayılabilecek temposu içinde durağan olan sahneler çoğunlukla bir resmi ya da fotoğrafı andırıyor. Renk ve ışık konusunda da büyük bir özen var. Öyle ki filmin uzunluğunu (163 dakika) da göz önünde bulundurduğumda, küçük de olsa "bir Nuri Bilge Ceylan filmi izliyormuşum" hissi oluştu bende. Aşağıda filmin yönetmeni Denis Villeneuve'ün açıkladığı bir sahnesi var (video dili İngilizce). Sanırım bu monochrome sahne vurgulamaya çalıştığım noktalar için görsel yardımcı olabilir.


Yeni film, yine eskinin kaldığı yerden gerçek-sanal tartışmasını sürdürüyor. Bu tartışmanın klasik formu filmde amirinin K'ye olan ilgisi olarak karşımıza çıkıyor. Esas hikaye olan bir robotun doğurduğu çocuk da bu tartışmanın yeni bir şeklini tanımlıyor. Bunların yanında görsel olarak da bu ikiliğin gösterildiği sahneler var. Bir yapay zeka olan Joi hologramı içinde bir robot olan Mariette'nin yine bir robot olan K ile birlikte olduğu sahne bence özellikle dikkate değer idi. Birbirleri ile senkronize hareket etmeye çalıştıkları sırada, bir Joi'nin, bir Mariette'nin baskın olarak görünmesi ama çoğunlukla ikisinden de hatlar taşıyan bir yüz ile karşılaşmamız, bu ikiliği kelimenin gerçek anlamında göz önüne getirdi. Zaten Joi ile K'nin aşkı da bu gerçek-sanal tartışmanın güzel bir şekilde genişletilmesi idi bence. 

2049 yine orjinal filmin yaptığı gibi durumu göstermek ya da soruları sormanın ötesinde net bir pozisyon almıyor gördüğüm kadarıyla. Deckard'ın köpeğinin organik ya da sentetik olduğunu bilmesi ama önemsemiyor gibi görünmesi bunun bir örneği olabilir. Belki buna da benzer şekilde Deckard'ın, Wallace'ın iddasını "ben neyin gerçek olduğunu biliyorum" diye cevaplaması ve orada kalması da hoşuma giden bir sahne idi.

Filmin Türkiye gösteriminde dağıtım şirketinin uyguladığı otosansür dışında filmle ilgili bahse değer bir memnuniyetsizliğim yok. Muhteşem bir film olduğunu düşünmüyorum ama Blade Runner 2049 özenilerek yapılmış, görsel olarak çok kuvvetli, başarılı bir film olmuş kanaatindeyim. Belki biraz daha hızlı bir temposu olabilirdi ama bu haliyle de 2017'de şu ana kadar seyrettiğim iyi filmlerden biri.kedi

Çarşamba, Ekim 04, 2017

Delinin Yıldızı

(kaynak: @vegamusictr)

Bundan bir önceki yazımda Vega'nın son albümünü yayınlamasından bu yana 11 yıl geçmiş ibaresi vardı. Blogun yazım sıklığı (seyrekliği mi demeliyim acaba) sonucu ona 1 daha eklenmiş oluyor bu yazıda. Ama sayı, bir süre büyümeyecek çünkü geçtiğimiz hafta Vega'nın yeni albümü Delinin Yıldızı yayınlandı.

Grubun bir süredir albüm hazırlığında olduğunu biliyorduk. Daha etkin sosyal medya kullanımı ile şarkı seçimidir, stüdyodur, sonrasıdır derken albümün geldiği görülüyordu. Vega albümü geldiği için bir heyecan oldu ama -sanırım genel umutsuzluğun içinde- kapak önüme gelene kadar hakkettiği beklentiyi yaratamadı/göremedi bende*. 

Ama sonrasında her şey peşi sıra geldi. Albümle ilgili ilk beğendiğim şey kapak tasarımı oldu. Sonrasından gelen her şeye dair yorumlarım da son derece olumlu. Vega'nın karakteristiğini sergileyen bir albüm olmuş bence. Özellikle Hafif Müzik'ten buraya nasıl geldiklerini takip etmek zor değil bana göre. Bunun yanında yeni şeyler denemeye de devam etmişler kanısındayım. Bu açıdan bakıldığında da grubun kendini tekrar ettiği bir albüm değil Delinin Yıldızı. İlk dinleyişlerimde bu denemelerin bazıları yarım kalmış gibi fikir oluşmuştu, bazı parçalar ham bulmuştum. Ancak şu anda, makul bir dinleme süresinden sonra, herhangi bir parça ile ilgili böyle bir düşüncem yok.

Albümden aklımda kalan ilk iki parça Arzuhal ve Man-yak-lar oldu. Man-yak-lar zaten albümün genelinden tarz olarak en ayrık parça. Arzuhal ise albümün şu ana kadar en çok dinlediğim parçası. Bir bölüm olarak da ilk üç parçayı çok sık tekrarlıyorum. İsim-Şehir bir şeklide Hafif Müzik'in son parçası Ankara'yı andırıyor bana. Bu, bir başka Vega parçasını çağrıştırma durumu, hemen her parçada farklı yoğunluklarda var benim için. Dertler İri Kıyım ve Sonunu Söyleme Bana da arada kendimi mırıldanırken bulduğum parçalardan. Ve Tekrar da -yine Ankara gibi- güzel bir kapanış parçası tercihi. Albümde beğenmediğim herhangi bir parça yok sanırım şu anda. 
Bu noktada sizi şöyle alabiliriz:

 

Güzel müzik dinlemek bir konu. Bir başkası ise daha kişisel. Okurun pek iyi bilebileceği üzere özlem ile pek aram yoktur. Fakat bu kadar zaman sonra Vega'yı tekrar duymak çok iyi geldi. Bunun üzerine yakın zamanda Barış Bıçakçı da bir sürpriz yapsa ne güzel olur.kedi

*Öte yandan Blade Runner 2049 ilginç bir şekilde ciddi bir beklenti yarattı bende. Son düzlükte, albümü beğenmemin de bu beklentide küçük bir etkisi olmuş olsa da başka bir konu sanırım bu. O yüzden de burası dipnotta.

Çarşamba, Aralık 28, 2016

Bu blog 10 yaşında (imiş)

Bu blog 8 Nisan 2006 doğumlu. Bahsi geçen tarihte -ilk olmak dışında bir niteliği bulunmayan- şu yazı ile yayına başladı. Sonrasında farklı konularda, farklı karakterlerde 150 tane daha yazı takip etti onu. Dönüp baktığımda, aradan geçen 10 yılın hepsinde en az bir tane paylaşımla da olsa, yıllık tabanda, sürekliğini korumuşum blogun.

İlk 4 yıl daha aktif bir kullanım olmuş. Yukarıda bahsettiğim 151 yazının 120'si bu dönemde yayınlanmış. Zaten, benim hatırladığım kadarıyla, o zamanlar blogosphere ya da Türkçe söylemek gerekirse blogküre ya da blogosfer (siteyi hatırlayan var mı?) de çok canlı idi. Sosyal medyanın bu kadar gelişkin olmadığı bir internet zamanında, paylaşımların ve sosyal etkinliğin anlamlı bir kısmı bloglar üzerinden dönüyordu. Sonrasında herhalde sosyal medya çağı ile paylaşım ve takip kolaylığı gelince kişisel blogların yoğunluğu azaldı. O zamandan beri takip ettiğim pek çok blog susarken, ancak belirli bir uzmanlık alanı olan, özelleşmiş bloglar hayatta kaldı. Yazılardan da rahatlıkla anlaşılacağı üzere belirli bir odağı olmayan biriyim ben, buna bağlı olarak izdüşümüm olarak adlandırdığım sayfanın da belirli bir konusu olmasını beklemek doğru olmaz kanısındayım. Bunun bir uzantısı olarak bu sayfa da daha sessiz bir hal aldı. Öyle ki blogun önemli bir yıl dönümünü bile fark etmedim. Ancak bir başka kişilik özelliğim olan inatçılığın uzantısı olarak da görlebilecek, yukarda belirttiğim yazısız sene geçirmeme ısrarı için bir güncelleme yazmak için sayfaya bakınca fark ettim durumu. Sonrası da gördüğünüz üzere yazı.

Neyse kısmet bugüne imiş diyelim. Bu yazı için 2006 yılı aralığında neler yayınlamışım acaba diye bakarken Vega'nın son albümü Hafif Müzik'in yayınlanmasından bu yana da 11 yıl geçtiğini gördüm. Biraz onu dinledim bu vesileyle.


Bu hikayenin bir kısmını "neden daha az blog yazıyorum" başlığı altında yine burada anlatmaya niyetlenmiştim bir ara, bir yerlerde taslağı olmalı. Zaten ara ara aklıma blogun ismini draft kutusu olarak değiştirmek geliyor.

Pazartesi, Ağustos 24, 2015

"The Martian"

kaynak: Wikipedia
Pek çoğunuz denk gelmişsinizdir, The Martian adında bir bilim kurgu romanı var. Andy Weir adında bir bilgisayar programcısı tarafından yazılan kitap, 2011 yılında yazarı tarafından dijital olarak yayınlanmış. Büyük bir başarıya ulaşınca geçtiğimiz sene başında büyük bir yayınevi tarafından basılı olarak da sunuldu. Aynı dönemde film hakları da büyük bir stüdyo tarafından satın alındı. Geçtiğimiz yıl çok ses getiren ve Emre Aygün tarafından Marslı adı ile Türkçe'ye de çevrilen eserden uyarlanan filmi Ridley Scott yönetecek. Başrolünde Matt Damon'un olduğu ve Sean Bean, Jeff Daniels, Jessica Chastain, Kate Mara gibi tanınmış oyuncuları içeren film Ekim 2015'de gösterime girecek.

Bir süredir okuma listemde olan kitabı, geçtiğimiz günlerde bir boşlukta, bir sebepten okudum. Pek çok olumlu eleştirisini gördüğüm kitap beni hayal kırıklığına uğrattı. Bilim yönü kuvvetli bir kurgu olarak bahsedilen kitapta küçük olmayan bilimsel hatalar var. Bu konudaki tek olumlu yanı Mars yolculuğunda kullanılacağı varsayılan teknolojilerin kitapta yer alması. Ancak bunlarla ilgili teknik detayları bir laf kalabalığı şeklinde tekrar tekrar okurun önüne getirip sıkıcı oluyor. Kitabın kurgusu da herhangi bir değer teşkil etmiyor. Klasik bir bestseller gerilim akışında, sorun çıktı/çözüldü, daha büyük sorun çıktı/çözüldü döngüleri ile ilerliyor. Hemen hemen her seferinde de beklenilen olaylar gerçekleşiyor. Bütün bunların bir araya gelmesi ile epey kötü bir edebi eser sayılabilir The Martian.

Ama buna rağmen NASA gibi kuruluşlar ve bilim insanları bu kitabın promosyonuna ciddi katkı sağladılar. Bu durumu anlıyorum ve yerinde buluyorum. İnsanların ilgisini Mars'a insan gönderme konusuna çeken ve bununla ilgili bir konuda insanlığın gösterdiği çabanın, fedakarlığın sınır(sızlığ)ından bahseden bir eserin gündemde kalması aynı zamanda kendi yararlarına. Bunlar benim de kitap hakkındaki -sınırlı- olumlu görüşümün de başlangıç noktasını teşkil ediyor. 
Uzay ve teknolojileri hakkında pek bir şey bildiğim söylenemez ama Mars'a gözlem aracı göndermek, kuyruklu yıldıza sonda indirmek, güneş sisteminin sınırında görüntü almak gibi gelişmeler beni son derece heyecanlandırıyor. Ay'a insan indirmenin, bir tür olarak en büyük başarılarımızdan biri olduğunu düşünen biri olarak uzay programlarının daha güçlü destek bulması ve daha büyük hedefleri gerçekleştirmesi beni ancak sevindirir. Mars'a insana gönderme konusu son dönemde daha sık gündeme geliyor ve bu gibi eserlerle daha geniş kitlelere ulaşıp, daha uzun süre gündemde kalabilecek. 
MIT Technology Review dergisinin yazı işleri sorumlusu Jason Pontin'in pek beğendiğim TED konuşmasında teknolojinin büyük sorunları çözmesi için sıraladığı gerekliliklerden biri bu süreçle yerine gelecek. (Bir başkası da uzayda özel firmaların her geçen gün artan varlığı ile sağlanacak sanırım ama bunu başka bir yazının konusu yapmak niyetindeyim.)


Son olarak kitabı bitirmeden hemen önce attığım bir twitte belirttiğim görüşümün arkasında olduğumu söylemek istiyorum. Film hakkındaki bilgimiz şimdilik -doğal olarak- büyük ölçüde fragmanlardan oluşuyor. Ancak filmin kadrosu ve kitabın kötülüğü göz önünde bulundurulduğunda, kitabından çok daha başarılı bir uyarlama izleme ihtimalimizin yüksek olduğunu düşünüyorum. Ekimde göreceğiz.kedi