arama

Cumartesi, Haziran 26, 2010

İstanbul III: Amca

Bir amca geldi, vapurun ne zaman kalkacağını sordu. Söyledim. Başka bir sırada oturuyordu, kalktı, yanıma geldi. Bir kadının poşetinde en olduğunu sorduğunu söyledi. Kadına "deli" dedi. Poşetinde "tek başına, maymunlarla birlikte yaşaması" gerektiğini söyleyen bir rapor olduğuyla ilgili ciddiyet seviyesini takip edemediğim bir şeyler söyledikten sonra Pendik'te oturduğunu ve evini karafatmaların bastığını söyledi. Bana "siz yabancı mısınız" dedi. "Evet" dedim. "Nereden geldiniz" dedi. "Ankara" dedim. Kendinin Anadolu coğrafyasından olmayan şivesi ve hareketlerindeki doğallık, içtenlik, ev sahipliği, onun İstanbullu olduğunu açıkça gösteriyordu. "Ankara'yı bilirim" dedi. "Bilir misiniz" diye cevap verdim. Bunu inanmadığım için değil, söylediklerini tam olarak anlayamadığım için yaptım. "Bilirim" diye tekrarladı. "Amcam, milletvekiliydi" dedi. "Yukarı Aydınlık'ta evleri vardı" diye ekledi. Sonra "amcam beni faytonla gezdirirdi, eskiden tramvay da vardı" diyerek Ankara anılarını canlandırdı.
1902 yılında Arnavutluk'dan göçmüşler Türkiye'ye. Dedesi Pendik'e yerleşmiş. Bir asrı aşkın süredir İstanbullularmış. Üzerinde hiç de yeni sayılmayacak gündelik kıyafetler ve ayağında ucuz bir spor ayakkabı vardı. Elinde poşeti, rahat bir şekilde oturuyordu bankın üzerinde ve o anda dünyadaki en doğal şeymiş gibi sohbet ediyordu benimle. Renkli olduğunu, yüzüne uzunca hiç bakamadığım için sadece zannettiğim gözlerinde, karısını bir sene önce kanserden kaybettiğini söylediği an dışında hep bir parlaklık vardı. O yaşıyordu ve hayat devam ediyordu. "Sizinkiler hayatta" mı diye sordu. hayatımda galiba ilk kez karşılaştığım bu soruya "evet" diye karşılık verdim. "Allah bağışlasın" dedi. "Allah cümlemize uzun ömür versin" cümlesini sonuna doğru sıkılan, sönümlenen bir şekilde sarf ettim. Sonra kendinin çocuğu olup olmadığını sordum. "Karıyı büyük aldık" dedi. Sonra yine tam olarak takip edemediğim ama karısının ablasının, karısını evden atması sırasında onu yanına alması anlamını çıkardığım bir şeyler söyledi. Ve ben söylediklerinden bir anlam çıkarmaya çalışırken, O Pendik'e geri döndü. Uzak olduğundan kısaca konuştuk. Aklı yine evine gitmiş olacak ki "bir otel bulsam" dedi. "Bir kaç ay kalsam yeter" diye de ekledi.
Amca'nın sürdürdüğü konuşmanın duraksadığına kanaat getirdiğim için ya da ona saygı duymaya başladığım için ben de tam bir konu açmaya hazırlanıyordum ki konuşmamızın neredeyse başından beri karşımızda oturan ketum bakışlı, kısa bıyıklı adam, vapurun kalkış saati yaklaşınca turnikelerin başına yolcuların üşüşmesiyle, bütün yerler boş olduğu halde kendi bankından kalktı ve bizim banka, amca ile benim arama oturdu. Benden rahatsız olduğuna eminim ama beni mi amcadan, amcayı mı benden yoksa geri kalan herkesi mi bizden koruyordu, onu anlayamadım.

Salı, Mart 23, 2010

Son yazımı yayınlayalı yaklaşık 3 (yazıyla, üç) ay olmuş

Eve gidip gitmemekte çok kararsızlık yaşadım. Ya da daha doğru bir ifade ile (ikisi arasında daha doğru diye bir mukayese nasıl yapılırsa artık) eve gitmemek için bir alternatif yaratmaya çalıştım. Önce Fuat Abi'nin oraya gitmeyi düşündüm ama alkol ciddi bir tercih olamamalıydı. Bu ihtimali eledikten sonra canımı sıkan düşüncelerimle bir müddet yürüdüm. (Galiba eve gitmek istememe sebebim bu düşüncelerle uzun süre baş başa kalamama isteğimdi.) Sonra saat yeterince geç olmuş olsa da alışverişe gitmeyi düşündüm. Kafamdaki kurguya göre, acele ile bir AVM'ye (metro istasyonuna yakın olmamı göz önünde bulundurarak AnkaMALL'ı tercih etmeye yakındım) gidip ya bir spor mağazasından ya da Boyner, YKM gibi bir genel mağazadan polar bir eldiven alıp daha sakin bir şekilde eve döncek ve sonra Anıttepe'deki spor tesisine koşmaya gidecektim. Bu kurgu kafama yatmış olmalı ki alışverişe gidebilmek için çaba dahi sarf ettim, Soyadaş'ı aradım. Ama şaşırtıcı olmayan ve daha önemlisi mantıklı olan bir şekilde o bu saatte alışverişe gitme isteği bulunmadığını dile getirdi. Çabamı da sarf ettiğim ve aksi bir seçenek olgunlaşmadığı için başka bir rotaya sapmadığımdan, geçen zaman beni evimin önüne getirmiş olduğu için en azından çantamı bırakmak için eve girmeye karar verdim.
Anahtar kilitte son kez döndükten sonra kapıyı açmak için apartman ışığının sönmesini bekledim. Eve girdikten sonra da girişin ışığını yakmadım. Bunu yapmaya takatim ve galiba tahamülüm yoktu. Kapıyı kapattıktan sonra ayakkabımı çıkarttım ve terlik giymeden, salona doğru ilerledim. Uygun gördüğüm ilk yere çantamı bıraktım. Sonra, paltom başta olmak üzere bana sıkıntı veren giysilerimi (palto, hırka, süveter) çıkarttım ve girişe en yakın olan kanepenin üzerine bıraktım. Ardından gömleğimin düğmelerini açtım ve o kanepenin üzerine oturdum.
Eve gireli 1,5 (yazıyla, bir buçuk) saat oldu ve hala o kanepenin üzerindeyim. Bu bir buçuk saatin çok kısa bir süresinde düşüncelerimle baş başa kalmak zorunda kaldım. Ayrıca kendimi içinde bulduğum karanlık da başta bu satırları yazdığım bilgisayarın ekranı olmak üzere, pek çok kaynağın ışıkları ile delindi. Birazdan ev arkadaşım gelecek ve bu ortama kesin bir son da verecek. Biliyorum ve bekliyorum. Ama o zamana kadar bu görece ışıksız ortamda bir süre düşüncelerimle başbaşa kalacağım. Bunu da biliyorum ve istiyorum. Belki farkında olmadan tasarladığım (ne demek oluyorsa) bu ışıksızlık bana onlarla uğraşma şansı verir.
Güzel de bir müzik olmalı fonda.
Mesela Rahmaninov veya Çaykovski.

Perşembe, Aralık 31, 2009

Yeni yıl yazısı

Bugün eve dönerken caddeyi geçip, sokağa girdikten sonra sırasıyla, ağaçlar tarafından perdelenen sokak lambasının ışığı altında gazete okumaya çalışan kağıt toplayıcısı çocuk, köpek gezdiren kokoş bir kızla, onunla hahara hahari muhabbeti yapan evli genç, duvar üzerinde gizli gizli sigara içen ergen kızlar, akşamın karanlığında hala eşya taşıyan bir hamal ve bir kedi gördüm.
Bu tabloyu ve tablo içinde tabaka tabaka ayrı görünen insanları görünce ilk tepkim "Getirin Kapital'i, getirin Komünist Manifesto'yu" demek olmuştu. Ama 17 Aralık akşamı gerçekleşen, bu aşırı duygusal ve çokça salakça gözüken tepkiyi vermeme sebep olan olaydan 10 gün sonra, 27 Aralık günü ntvmsnbc internet sayfasında "Çöpte Dostoyevski" isimli altta bağlantısını verdiğim videoyu görünce bir nebze olsun dinginleştim.
Hepinize sağlık ve mutluluk dolu bir yeni yıl dilerim.

Video için: http://video.ntvmsnbc.com/#v228102172175246239000044243179049210109251063169

Perşembe, Kasım 19, 2009

Güncel internet sosyal ortamlar üzerine bir not (a.k.a. I'm Back!)

Az önce yayınladığım yazı ile ondan önce yayınladığım son yazı arasında 80 günlük bir zaman var. Daha önce bir kaç kez belirttiğim üzere ben bu bloga, elimden geldiğince, ayda en az bir yazı yazmaya çalışıyorum. Daha doğrusu çalışıyordum ama bu çabam bir kesintiye uğradı. Bu kesintinin sizinle paylaşılacabilecek, yeni bir (sevinçli/üzücü) sebebi olmasını isterdim. Ancak herhalde benim üşengeçliğimden başka elle tutulur bir sebep yok ortada. Konu bulmakla ilgili çok sorun yaşamadım ama bunları yazıya dökmek zor geldi. Bir çok kişinin benimle dalga geçmek için kullandığı kalıbı tekrar kullanmak gerekirse, "draft kutumda bekleyen" bunun dışında 3 yazı daha vardı. Ama bir türlü oturup, uzun uzun yazmaya fırsat bulamadım. Aslında bunun bir sebebi de hızlıca paylaşabileceğim içerikleri başka bir sosyal ortam üzerinden paylaşmaya başlamış olamam olabilir. Evet, tahmin edilebileceği üzere twitter'dan bahsediyorum ve bu vesileyle yazıyı, başlığa alakalı sulara sokuyorum.
Son bir iki aydır twitter Türkiye'yi de kasıp kavuruyor. Benim bile bir süreliğine blogumu aldatmama sebep olan bu siteden yola çıkarak, güncel sosyal internet ortamları hakkında bir iki not düşmek istiyorum:

-twitter artık Türkiye'de de meşhur. Obama'nın kampanyası ile ilk kez geniş alanlarda duyuldu ama İran'daki muhalefet hareketiliği sırasında dünyanın kalanı gibi Türkiye'de de meşhur oldu. Ve tüm dünyada olduğu gibi Türkiye'de de etkin bir haber kaynağı ve ünlü figürlerin insanileştiği bir ortam olarak, etkinliği her geçen gün artıyor.
-facebook'un friendfeed'i satın alması, friendfeed açısından iyi bir reklam oldu. Ama bence çok arada kalmış bir ürün olduğu için istediği ilgiyi göremiyor friendfeed. Zaten adım adım facebook'a entegre olduğuna göre ciddi bir gelecek beklememek lazım bence bu siteden.
-Google Wave önizleme olarak geldi. Ama hem kullanıcı sayısının çok kısıtlı olması, hem netbook gibi zayıf sistemler zorlaması, hem de eklentilerin ve özelliklerinin tam oturmamış olması bence beklenilenden daha zayıf bir etki yaratmasına sebep oldu. Hoş ben hala günde en az bir kez bakıyorum "ne var, ne yok" diye.
-LinkedIn, Xing gibi profosyonel sosyal ortamların da yükselişi sürüyor. Bu akımda da yerelleşme başladı. En son Doğan, geçen günlerde bu tarz bir internet sitesini (BizeBiz.com) yayına soktu.
-İçerik üretim hızı katlandı. Hem küçük (microblogging, bookmarking, vb.) ölçüde hem de büyük (blogging, video publishing, podcasting, vb.) ölçüde daha fazla içerik üretiliyor.
-Artan içerik üretim hızı ister istemez yanında hızlı tüketimi ve bilgi kirliliğini getiriyor. Bu noktada, bunların indexlenmesi yeni iş grubunu oluşturuyor. Bu konuda uzman olan Google'ın liderliğine bir müddet daha kimse dokunamaz. Ancak News Media'ın yaptığı gibi ürettikleri paralı içeriği Google'dan saklamak gibi bir trend yükselirse, o zaman dengeler değişebilir.
-Tabi bütün bu durum notlarının yanına, Türkiye'de hala youtube, myspace, last.fm gibi en büyük audio&video sosyal ortamlarına erişimin yasak olduğunu belirtmezem ayıp olur. Google kesilen son vergi cezasından ve bu cezayı takip eden yorumlardan sonra, devletin bu yasaklarda neden bu kadar ısrarcı olduğunu tekrar tekrar sorguluyorum.


Notlar yazının girişine göre biraz kısa kaldı galiba ama görece uzun bir aradan sonra biçim/içerik konusunda böyle sorunlar yaşanabileceği kanısındayım. Bundan sonraki bir iki yazının daha okunası konularda olacağını düşündüğüm için, bu yazılarda aşarım gibi geliyor bu sorunları. Bu arada saat 03:30'a geliyor. Bu da saçmalama hızımı açıklamak için iyi bir sebep olabilir aslında. Olabildiğince boş bir yazı daha paylaştığıma göre artık uyuyabilirim. Bugün saat 13:30 da gireceğim sınav için başarı temennilerinizi de kabul edebilirim tabi.

Hangisi?

İlgilendiğim blogları takip etmek için Google Reader kullandığımdan muhakkak daha önce bahsetmişimdir. Sıklıkla kullandığım bilgisayar klasörleri ve programlar, beni günlük yaşantımdan tanıyanları şaşırtacak şekilde -bana göre- gayet düzenlidirler. Bunun bir örneği olarak da takip ettiğim blogları çeşitli klasörlerde toplamış olamam verilebilir. Arkadaşlar, blogFL, blogAvcısı, blogT, Genel, Müzik, Spor, vb gibi isimleri var bu klasörlerin. Tanıdığım insanların yazdıkları blogları adı geçen ilk iki klasör altında topluyorum genel olarak. Birincisi isminin de yeterince iyi anlattığı şekilde her gün görüştüğüm arkadaşlarımın tuttukları blogları düzenliyor. Diğeri de -yine, bence ismi içeriğini yeterince iyi anlatsa da- kullanılan kısaltmayı tanımayanlar için FL'nin "Fen Lisesi"ni ifade ettiğini belirteyim. Burada -mezunu olduğumu herhalde her fırsatta belirttiğim- İzmir Fen Lisesi mezunlarının tuttukları blogları bulunduruyorum. Google Reader kullananlar bilirler, bu uygulama da klasörler etiket gibidir. Takip edilen bir içeriği birden fazla klasöre ekleyebilirsiniz bu sayede. Ben reader klasörlerini kullanmaya ilk başladığım sıralarda, bir ya da iki içerik dışında Arkadaşlar ve blogFL kalsörlerimin içerikleri aynı idi. Daha doğrusu blogFL kalsörüm, Arkadaşlar klasörümün alt kümesi idi. Bunun doğal bir sonucu olarak bu iki klasördeki okunmamış mesaj sayıları (artı, eksi bir) aynı olurdu. Sonra, zamanın ilerlemesi ve bu güncel medya biçimini kullanan kişi sayısının çevremde artması ile bu iki klasörün içerikleri ayrışmaya başladılar. Bu günlerde bu ayrışım daha iyi görünüyor. Her ne kadar sayıları daha az kalmış olsa da blogFL üyeleri daha çok ürün verdikleri için, iki klasörün okunmamışları sayısı yine yakın seyrediyordu. Ancak son dönemde Benimki dahil olmak üzere İFL bloglarından fazla ses çıkmıyor. Ancak "Arkadaşlar"ım yazmada hız kesmediler ve önüme şimdi sizinle paylaşacağım Arkadaşlar (11), blogFL (1) görüntüsü ortaya çıktı. Zaman ilerliyor; çevrelerimiz ve çevremizdekiler kaçınılmaz bir şekilde değişiyor.

______________________________ya da________________________________



Eskiden bu ikisi kafa kafaya giderlerdi.
Değişim kaçınılmaz ve hızlı.


Gizli not: Bunu benim hatırlatmama gerek yok ama "ikisi de değil" de bir seçenek tabi.