arama

Pazar, Haziran 13, 2021

35.0: İlahi Komedya

Şu aralar destansı anlatımlarla bir miktar içli dışlı sayılabilirim. Evin farklı yerlerine farklı epik şiir metinleri yayılmış durumda ve ben fırsat buldukça bunlarla ilgileniyorum. Bu dağınık ilginin tek bir sebebini işaret etmek mümkün değil sanırım. Bunun yerine durumun gelişmesinde etkin olan çeşitli koşullar olduğunu söylemek daha yerinde olur. Bu etkenlerden bir tanesi de gözlemleyebildiğim kadarıyla Türkçe yayıncılıkta, bu türün üretiminin ve görünürlüğünün artması -ya da bana öyle gelmesi. Son yıllarda farklı yayınevleri, yeni baskılarla ve çevirilerle bazı önemli metinleri gündeme getirdi. Jaguar Kitap'ın Ağustos 2019'da gözden geçirilmiş bir şekilde tekrar yayımladığı Türkan Uzel'in Aeneis çevirisi ve İthaki Yayınları'dan iki ay kadar önce çıkan, Yiğit Yavuz çevirisiyle ilk kez tam metin olarak Türkçe'ye kazandırılan, Yitirilen Cennet baskısı bu ilginin iki güzel örneği bence. Bana yazıyı yazdıran da bu türün yukarıda adını andığım iki büyük başlığı arasındaki zamanın en başat eseri olan ve rahatça dünya edebiyatının en önemli metinlerinden biri olarak nitelenebilecek, Dante Alighieri'nin başyapıtı, Giovanni Boccaccio'nun "İlahi" olarak nitelediği, Komedya.

1321'deki vefatından bir sene önce tamamladığı bu eseriyle İtalyanca dilinin kurucusu haline de gelmiş olan Dante'nin ölümünün 700. yıldönümüne denk gelen 2021 yılı, çoğunuzun bildiği üzere, İtalya tarafından Dante Yılı olarak ilan edildi. Tabiidir ki dünyayı bu derece etkilemiş bir figür anısına düzenlenen böyle bir etkinlik bir ülkenin sınırlarıyla kısıtlı kalmadı. Örneğin Türkiye'den, aynı yayın grubu altında faaliyet gösteren iki yayınevi, Everest Yayınları ve Alfa Kitap, iki farklı İlahi Komedya çevirisiyle Dante Yılı heyecanına dahil olmuş.

Yıkarıda bahsettiğim gibi epik şiirlerle aramın iyi olduğu bir dönemde gelmesine ek olarak, şiirin baş kahramanı da olan yazarın, 1300 yılı Paskalya'sından önceki perşembe gecesi başlayan, yani -ömrün ortası ya da zirvesi olarak tanımladığı- (meşhur) 35. yaşındayken başından geçmiş gibi aktardığı, olayları anlatması açısından da eserle ilgilenmem için ideal bir zamandı. Yine yukarıda bahsettiğim yeni çeviriler de, sanırım şiirin işaret ettiği bu başlangıç zamanını da gözeterek, Nisan ayında dağıtıma çıktı. Benim elime ulaşmaları da daha ideal bir şekilde Mayıs başında oldu ve peşinden gelen uzun tatil de daha fazla zaman geçirebilmemi sağladığı için bu denk gelişi pekiştirdi.

Yeni gelenlerle birlikte elimde dört farklı İlahi Komedya çevirisi olmuş oldu. Bunların hem çeviri tarihi hem de kitaplığıma katılış tarihi en önce geleni, M.E.B. Yayınları'nın Batı Klasikleri serisinden çıkmış olan üç ciltlik edisyon. Eserin ilk Türkçe çevirisi 1938 yılında, Hamdi Varoğlu tarafından Fransızca'dan yapılmış ve Hilmi Kitabevi tarafından yayımlanmış. Düzyazı formundaki bu çeviriden kısa bir süre sonra, 1955 yılında, Feridun Timur tarafından, bu sefer orjinal dili olan İtalyanca'dan ve yine düz yazı formunda çevrilmiş. İlk kez Maarif Vekaleti Dünya Edebiyatından Tercümeler dizisinden yayımlanan ve bende 2001 tarihli üç ciltlik bir M.E.B. Yayınları baskısı olan çeviri, sanırım şu anda da Altın Kitaplar Yayınevi tarafından basılmaya devam ediyor. Kitap -kanımca bakanlığın çeviri fikrinin de bir yansıması sayılacak şekilde- bilgilendirmeyi -metinin sunacağı edebi zevke bile kıyasla- öncelemiş bana göre. Bunun güzel bir göstergesinin, birinci cilt olan Cehennemin 352 sayfalık hacminin ilk 64 sayfasının önsöz olarak ayrılması olduğu düşüncesindeyim. Her ciltte metinden önce bir içindekiler listesi ve cildin konusu olan ahiret mekanının katlarının tablosu da sunulan eserde, her manzumenin başında da o manzumenin genel hatlarını çizen bir giriş bölümü yer almakta. Ayrıca detaylı dipnotlar ile de metin anlaşılır kılınmış. Komedya ile tanışmamı saplayan bu çeviriyi okuyuşumdan aklımda kalan pek keyif almadan, metinin içeriğine bir hakimiyet geliştirmiş olduğum hissi. Ama yine de -yatılı okuyan bir lise öğrencisinin, üzerinde pek kafa yormadan alabileceği kadar- düşük bir bedele, insanın fikrinin olmadığı bir başlıkta güvenle başvurabileceği bir ilk kaynak görevi gören M.E.B. Yayınları'nın bu baskısı hala kitaplığımın önemli üyelerinden biri benim için.

Bu epik şiirin kitaplığıma ikinci girişi ise bundan 7-8 yıl sonra oldu. Oğlak Yayınları tarafından yayımlanan, Rekin Teksoy'a ait bu tercüme aynı zamandan eserin Türkçe'ye, manzum formdaki ilk çevirisi. İlk kez 1998 yılında yayımlanan bu metnin tek ciltlik ve üç ciltlik olmak üzere iki farklı baskısı mevcut. Bendeki kopyası ise 2010 tarihli bir set. Türkçe'ye yapılan ilk tercümenin üzerinden uzunca bir zaman geçtikten sonra yapılan bu çeviride, bence edebi zevk öncelenmekle birlikte, yine belirgin bir bilgilendirme kaygısı da mevcut. Aynı göstergeyi kullanacak olursam 333 sayfalık ilk ciltte, 31 sayfalık bir önsöz yer alıyor. Buna ek olarak üçüncü cilt olan Cennet'in sonunda ise üç cildi kapsayan bir özel adlar dizini ve içindekiler listesi de bulunuyor. Bu basımlarda İlahi Komedya için yapılmış bazı meşhur çizimler de metin içine dağıtılarak, metnin öne çıkarılan edebi karakteri estetik bir sunumla parlatılmış. Gustave Doré'nin ve (kapakta -ve doğal olarak kutuda- yer alan figürlerin de sahibi olan) Sandro Botticelli'nin bu resimlerinin hangi kantolarda kullanıldığı ise her cildin sonunda, ayrı bir sayfada belirtiliyor. Benim Komedya'nın etkileyiciliği ile gerçek anlamda tanışmam bu eserle oldu diyebilirim sanırım ve bu açıdan bu çevirinin yeri bende hep ayrı kalacak.

Bu ilk manzum tercümeden yaklaşık yirmi yıl sonra, bu sene yayımlan ve peşi sıra kitaplığıma dahil olan yeni edisyonlardan ilk gördüğüm Everest Yayınları'ndan çıkan Ayçin Kantoğlu çevirisiydi. Açıkçası ben Dante Yılı görünürlüğünde bile yeni bir çeviri gelmesini beklemezdim ve karşılaşınca şaşırdım. Aslında Türkçe, Ulysses gibi başka bir dile aktarılmasının zorluğuyla bilinen bir eserin bile birden fazla -özenli- çevirisi ile karşılaşılabilen, tercüme açısından şaşırtıcı güzellikleri içeren bir yayıncılık dili olduğundan şaşkınlığımı hızlıca attım. Sonrasında, aşağıda bir örneğini gördüğünüz şekilde kişisel twitter hesabı üzerinden çevirisinden bölümler okuyarak paylaşan çevirmenin çalışmasını merak ettim. 

Eserin bu tek ciltlik baskısını ilk bakışta en çok dikkat çeken özelliği metnin çok yalın ve kompakt bir şekilde sunulmuş olması bence. Arka kapakta, şiiri oluşturan üç başlıktan, yani Cehennem'den, Araf'tan ve Cennet'ten birer parça oluşturacak şekilde toplam 15 dizeye yer verilmiş olması dışında eseri tanıtan, sunan herhangi bir metne, bölüme yer verilmemiş bu edisyonda. Okur sadece metinle başbaşa kalıyor. Edebi zevkin en üst düzeyde öncelendiğini düşündüğüm eserde, dipnotlar da anlaşılırlığı koruyacak düzeyde bir bilgilendirme amacıyla sunulmuş. Elimdeki diğer baskılarda olduğu gibi gerekli yerlerde hatırlatmalar ve tekrarlar yaparak sürekliliği de koruyan bu bilgilendirmelerin, bu diğer baskılara kıyasla şiirin her zaman gerisinde kalmasına çaba gösteriyor.
Gözlemleyebildiğim kadarıyla çevirilerin dil tercihleriyle ilgili birazdan kısa bir paragraf açacağım ancak bu tercüme özelinde şunu söyleyebilirim ki çevirinin dili de genel olarak bu metin odaklı, okurun metinden edebi olarak keyif almasını her şeyin önüne koyan tutumla uyumlu bir şekilde sade ve akıcı. Bu ahenkli akıcılığından dolayı diğer ciltler raflarına çekildikten sonra bir süre daha bu kopya elimin altında kalmaya devam edecek diye tahmin ediyorum. 
Baskıda, bu akıcı çeviriye eser boyunca Gustave Doré'nin gravürleri eşlik ediyor. Başta andığın yalınlığın ve yoğunluğun bir örneği olarak baskının herhangi bir yerinde bu çizimlerin kime ait olduğuna dair bir ibare ile de karşılaşmamış olmamı gösterebilirim.

Dediğim gibi yeni çevirilerden ilk gördüğüm, künyesinde basım tarihi Mart 2021 olarak belirtilen Everest baskısıydı. Alfa Kitap'ın da yeni bir çeviri yaptırdığını bundan sonra gördüm ama bu yayınevinin bastığı elimdeki kopyanın künyesinde basım tarihi Eylül 2020 olarak görünüyor. Bu yazı için yayın grubunun internet sayfasını kontrol ettiğimde de Everest baskısının giriş tarihi 29 Mart olarak görünürken Alfa baskılarının giriş tarihi 8 Nisan olarak görünüyordu. Benim gözüme çarpmasında bir gecikme ve internet sayfası tarihlerinde bir hata mı var yoksa künyeye mi yanlış yazılmış veya basım ile dağıtım arasında bir gecikme mi yaşanmış bilemiyorum ama bu kronolojik durumu işime geldiği bir yerde kullanacağım. Sevinç Elpida Kara tarfından İtalyanca aslından yapılan tercümenin iç kapağında eserin editörü olduğunu anladığım Seçkin Erdi'nin ismi de "çeviri ihya ve notlar" başlığıyla ön plana getirilmiş. Yukarıda bu çeviri için "Alfa baskıları" dedim çünkü yayınevi aynı çeviri metnini üç farklı edisyonda yayımlamış. İkisi tek cilt, biri de üç cilt olacak şekilde basılan bu edisyonların temel farkı metne eşlik eden görsellerde. Üç ciltlik baskıya Everest baskısında olduğu gibi Gustave Doré'nin gravürleri eşlik ediyor. Tek ciltlik ilk edisyonda ise Oğlak baskısında da kullanılan Sandro Botticelli'nin resimlerine yer verilmiş. Bendeki baskıda ise bu iki sanatçının arasında sayılabilecek bir döneme denk düşen William Blake'in resimleri yer alıyor. Diğer iki ressamın çalışmalarına yer veren baskılar kitaplığımda olduğu için ve bez kapak, renkli baskı gibi bazı şıklıkları da taşıdığı için Alfa'dan çıkanlar arasından bu özel edisyonu tercih ettim.
Eser, Seçkin Erdi'nin "Ölmeden Önce Ölmenin ve Yeniden Doğmanın Yolculuğu: Dante'nin Komedya'sı" başlıklı sunuşuyla açılıyor. Diğer çevirilere benzer şekilde sunumun metne oranına bakacak olursak, 708 sayfalık cildin ilk 21 sayfası bu sunuşa ayrıldığını görüyoruz. Kendi kullanımıma benzettiğim için, herhangi bir şeyi eksik bırakmayacak şekilde tanımlayıcı, tamamlayıcı önermeler sunmak adına olduğunu tahmin ettiğim şekilde cümlelerin sonsuza uzadığı bu yoğun ve bilgilendirici giriş benim açımdan çevirinin karakterinin de güzel bir göstergesi. Aslına sadık kalmanın ve eksiksizliğin her şeyden öne konulduğunu düşündüğüm bu çeviri edebi olduğu kadar akademik bir çalışma izlenimi de bıraktı bende. Bu önceliğin şekil açısındaki yansımasının da kafiye düzenini eksizsiz ilk tam metin olma özelliği olarak sunuşta tanımlandığı bu çevirinin dipnotlar konusundaki cömert kullanımı  da benim için bu izlenimi destekliyor. Ama Sevinç Elpida Kara hakkında herhangi bir bilgiye ulaşamadığım için izlenimi geliştirebilecek bir verim yok. Everest'inki gibi yalın bir baskıda bile yer verilen çevirmen özgeçmişinin bu baskıda yer almaması da ilginç bir not olarak belirtilmeye değer bence. 

Bu eserlere birlikte baktığımda, yukarıda, kitaplığımdaki kopyalardan tek tek bahsederken de bolca değindiğim, -metnin, tarihi ve kültürel bir öge olarak önemine bağlı olarak geliştiğini düşündüğüm- açıklayıcı olmak çabasıyla, edebi değerini görünür kılma çabası dengesindeki değişimin zamana bağlı bir eğilimi olduğu düşüncesindeyim. Alfa'nın künyesindeki tarihi kullandığımız durumda, ilerleyen zamanla eğiticilik kaygısındansa edebi kaygı daha belirgin bir hal alıyor bence çevirilerde. Bunda ilerleyen zamanla bilgiye erişimin kolaylaşmasının da etkili olduğu düşüncesindeyim. Özellikle internetin yaygınlaşmasından sonra ansiklopedik bilgiye kolayca erişilebileceği düşünüldüğünde, seyrin salt metin olan Everest baskısında sonlanıyor olması tesadüf sayılamaz bence.

Çevirilere bir bütün olarak baktığımda dikkatimi çeken bir başka konu da dil kullanımıyla ilgili. Girişte de değindiğim üzere İlahi Komedya için İtalyanca'nın kurucu metni adlandırması yapılır. Yazıldığı zamanda baskın olan, yüksek edebiyat ürünlerinin Latince verilmesi görüşüne karşı çıkarak, yerel İtalyan dilinde de aynı büyüklükte eser verilebileceği savıyla kaleme alınmış, bu büyük eser. Manzum Türkçe çevirilerinde ise dil konusuna farklı yaklaşımlar olduğu düşüncesindeyim. Bu farklılıkların, eserin yaklışık 700 yıllık mazisine dayanarak metin dilinin eskiliğine ve yukarıda belirttiğim, döneminde daha geniş kitleler için anlaşılabilir olan, yerel halk dili ile yazılmış olmasına odaklanarak sınıflandırılabileceği düşüncesindeyim. Yeni baskılardan Sevinç Elpida Kara tercümesi gözlemleyebildiğim kadarıyla, metnin yaşlılığını gösterebilecek şekilde eskimiş kalıplar ve kelimeler kullanıyor (ya da kasıt yoksa bile kullanmaktan çekinmiyor). Bu durumun çeviride güdülen aslına sadık kalma çabası ile doğrudan bağlantılı olduğu düşüncesindeyim.  Yine yenilerden, Ayçin Kantoğlu çevirisi ise anlaşılırlığı -ve bence bunun uzantısı olarak akıcılığı- koruyacak şekilde metnin yazıldığı dönemdeki halk diline benzetebileceğim çağdaş bir dil kullanıyor. Burada bahsettiğim diğer iki çevirinin de farklı oranlarda da olsa bu tarafa daha yakın olduğunu düşünüyorum. Belki Rekin Teksoy tercümesi biraz arada kalıyordur ama eskiye gittikçe yapacağım gözlemde dilin kullanılırken eskimesinin de dikkate alınması gerekliliği kaynaklı hata yapma ihtimalim de artıyor. Bu dil değişiminin bir göstergesi olarak "OTUZ ÜÇÜNCÜ MANZUME" şeklinde bir başlıktan "Otuz üçüncü kanto" başlığına, oradan da benim pek çok açıdan kardeş olarak gördüğüm Everest ve Alfa baskılarındaysa ortak bir şekilde "KANTO XXXIII" gibi bir kullanıma devam eden seyir gösterilebilir bence. 

Farklı çevirilerin aynı dizeleri nasıl ele aldığıyla ilgili küçük bir temsil için de metnin başlangıcını ve bitişini kapsayacak şekilde, şiirin her bölümünden en az birer parça sunmak istiyorum. Yayınevlerinin M.E.B.Oğlak, Everest ve Alfa olacak şekilde, bu cümlede yazıldıkları renklerle gösterildiği bölümlerin manzum formda olanlarının, metnin 3'lü kafiye yapısını göstermek için kullandıkları, dize sayıları başta olmak üzere, biçimlendirmeleri da alıntıda göstermeye çalıştım.

Cehennem - I

      Hayat yolumuzun yarısında kendimi karanlık bir ormanda buldum, çünkü doğru yoldan ayrılmıştım.

1        Yaşam yolumuzun ortasında
     karanlık bir ormanda buldum kendimi,
     çünkü doğru yol bitmişti.

      Hayat yolumuzun tam ortasında
      Buldum kendimi bir karanlık ormanda,
3    Yitip gitmiştir doğru yol da.

      Yarılamışken ömrümüzün seyrini,
      Kasvetli bir ormanda buldum kendimi,
      Kaybolmuştu zira yolun salimi.

Âraf - XXX

      "Yıldızların kendilerine eşlik yapmalarına göre yaratıkları belli bir amaca götüren büyük kürelerin etkisiyle değil, fakat aynı zamanda, yağmur gibi, gözlerimizin erişemeyeceği yüksekliklerdeki bulutlardan dökülen Allahın bol bol bahşettiği vergiler sayesinde, şu adam gençliğinde öyle bir insandı ki iyi niyetle davranmış olsaydı, çok mükemmel işler başarması hiç de güç olmayacaktı. Fakat toprak, fena tohum ekildiği ve bakımsız bırakıldığı takdirde, kuvvetli olduğu ölçüde verimsiz olur, vahşileşir.

109       Kendisine eşlik eden yıldızlara göre
       her ölümlüyü belirli bir sona ulaştıran 
       büyük kürelerin etkisiyle birlikte,
112       gözlerimizin erişemeyeceği yükseklikte
       buharlardan yağan
       kutsal cömertliğin etkisiyle
115       bu kişi öyle yetenekliydi ki gençliğinde,
       şaşılacak ürünler verebilirdi
       yeteneğini kullanmayı bilseydi,

      Büyük çarkların dönmesiyle değil sadece,
      Gökteki yıldızların da sevk ve delaletine göre
111 Ulaşır her fani sonunda kendi kaderine,
      Ancak kutsal merhametin büyük cömertliğiyle,
      Buhar gözlerin erişemeyeceği o yükseklerde,
114 Rahmet yağmuru olup iner üzerlerine,
      Bu zata öyle yetenekler bahşedilmiştir ki gençliğinde
      İmza atabilirdi, mucize kabilinde eserlere
117 Şayet bahşedilen o nimeti değerlendirseydi layığı ile.

109 Değil sadece yüce kürelerin faaliyetiyle,
      -Ki sevk ederler her dölü kati bir nihayetle
      Hangi yıldızların refakatçisi olduğuna göre-
112 Bizzat ilahi inayetin cömertliğiyle,
      -Ki bereketli bulutları durur çok yükseklerde,
      Görmemiz mümkün değildir gözlerimizle-
115 Öyle ihtimaller bahşedilmiştir ki knedisine geçliğinde,
      Fıtri yetenekleriyle her neye meyletse,
      Ulaşabilirdi fevkalade muvaffakiyetlere.

Âraf - XXXIII

(...) bu çetrefil muammayı çözen Naiad'lar haline gelecek. Sen bu sözüme nişan koy. Sözlerimi, yaşamakları ölüme koşmaktan başka bir şey ölümlülere aynen nakledeceksin. Bunları yazdığın zaman, burada iki defa yapraklarını döktürdükleri ağacı (...)

52        İyi belle dediklerimi; söylediğim gibi aktar
       öbür canlılara, o canlılar ki
       yaşarken ölüme koşmaktalar.

        İyi belle; doğru anlat sözlerimi dönünce geriye,
        Bir bir ilet dediklerimi o fanilere
54    Yaşadıkları kadar yakınlardır aslında ölüme

52    Unutma ve dönünce geriye,
        Sanki ben konuşmuşum gibi naklet sözlerimi fanilere,
        Hayatları bir koşudan ibaret ölüme.

Cennet - XXXIII

          Burada yüksek temaşaya devam için gücüm tükendi; fakat bir tekerlek nasıl düzenli bir hareketle dönerse, güneşi ve öteki yıldızları devindiren Aşk da arzumla irademi artık öylece döndürüyordu.

142        Düşlerimin gücü burada tükendi;
         artık isteğimi, istencimi
         dengeli bir çark gibi döndürüyordu,
145        güneşi yıldızları döndüren sevgi.


          Düşlerimin kudreti ancak bu kadarını söylemeye yetti;
          Âlemi döndüren o çarka karışmaktı bundan gerisi,
          Sarsılmaz dengede,
145    Aşk ile çeviren yıldızları ve güneşi.

142    Muhayyilemin kudreti yoktur bundan sonrasına,
          Lakin benzeyerek tıkır tıkır dönen bir çarka,
          Arzum ve iradem harekete geçirilmişti sevgiyle halihazırda,
145    Hareket veren aynıyla güneşe ve cümle yıldızlara,

Toparlamak gerekirse; yayınevlerinin telifi kalkan çok satan yazarlar için çeviri çılgınlığı yaşayabildiklerini biliyoruz. Yakın zamanda bir kitabın 30'dan fazla farklı çevirisinin aynı anda dolaşımda olduğunu gördüğümü bile hatırlıyorum. Yayınevlerinin garanti ve düzenli gelir olarak gördüğü bu çevirileri, ekonomik kaygılarından ötürü çok fazla eleştiremiyorum. Ancak çevirilerin ve bunları merkezlerine alan edisyonların İlahi Komedya  örneğinde olduğu gibi farklı karakterlerde şekillenmesiyle bu çeşitliliğin daha olumlu bir hal alacağı düşüncesindeyim. Mesela Komedya ile ilk kez etkileşecek birine, edebi açıdan saf bir metinle karşılaşmak istiyorsa Ayçin Kantoğlu çevirisini tavsiye edebileceğim gibi, tarihi arkaplanının daha teferruatlı anlatılmasını istiyorsa Rekin Teksoy tercümesini önerebilirim. Aynı şekilde, görsel olarak da seçeneklerini çoğaltmak istiyorsa ve orjinale mümkün olduğunca yaklaşmak niyetindeyse Sevinç Elpida Kara çevirisine yönlendirebilirim. Bu kadar yetkin manzum çevirilerin olduğu bir durumda nesir çevirilerin artık pek bir karşılığı kalmadığı söylenebilir belki ama bu çeşitliğin büyük bir zenginlik sağladığını düşünüyorum. Edebiyatın bu büyük ve kurucu metinlerinin -akla gelen tüm örneklerinin- Türkçe'de -mümkünse böyle zengin bir çeşitlikle- erişilebilir olmasının çok önemli ve değerli olduğu fikrindeyim. Bu konuda son sözü de Seçkin Erdi'nin sunuşundan ödünç alacağım:

Dante'nin Türkçe'de okunması ve anlaşılmasında her biri başka bir dönemi ve yaklaşımı temsil eden bu çevirilere, emeklerine ve araştırmalarına elbette şükran borçluyuz.

Son olarak, kitapçıya erişimimin kısıtlı olduğu böyle bir dönemde yeni çıkan çevirilerin şeklini şemalini görmemde ve özellikle Alfa edisyonunu seçmemde Medyascope.tv Kültür & Tarih Sohbetleri programını hazırlayanlardan biri olarak tanıdığım Cengiz Özdemir'in kişisel YouTube kanalında paylaştığı aşağıdaki video da yardımcı oldu:


Bu yazının formatını biçimlendirmemde de ilham verici olan video için bu vesileyle bir de buradan teşekkür edeyim.kedi


Çarşamba, Ocak 13, 2021

Yeni yılı karşılamak için geçen yıldan 3 kitap hakkında bir yazı

2020 -sayıca az da olsa, etkisi derin- bazı yönleriyle güzel bir yıl oldu benim için. Okuduğum ve dinlediğim kitaplar göz önünde bulundurulduğunda, edebiyat da bu yönlerden biriydi. 2020'nin tüm güzelliğini bir kitap üzerinden anlatmaya kalksam aşağıdaki fotoğraf rakipleri arasından kolayca sıyrılır düşüncesindeyim. Ama şimdi olduğum bu yere biraz daha mesafeli bakarak, geçen sene komşuluğunda belirmiş üç eserle, biten yılı uğurlamak istiyorum. 


Bahsedeceğim kitapların üçünü de aklıma 2019 yılında düşürdüm ve -üzerinden benim standartlarıma göre çok zaman geçmeden,- 2020 yılında okuma fırsatı buldum. Her ne kadar durduğum yerle bir mesafeden bahsetmiş olsam da bu üç kitap da yukarıdaki fotoğraf kadar doğrudan olmayan, farklı şekillerde biten senenin diğer güzellikleriyle de ilintili tabii. Bunları söyledikten sonra şimdi kitaplara geçebiliriz.

Kayıp Çocuk Arşivi

Kayıp Çocuk Arşivi, Valeria Luiselli
Siren Yayınları (İstanbul), Eylül 2019

Bahsetmek istediklerim arasında, hem yayım yılı, hem de yazarının yaşı açılarından en genci Kayıp Çocuk Arşivi. Ama bu bir kenera 2020 yılında okuduklarım arasında en özel yere sahip olanlarının başında geliyor eser. Yılın hemen başlarında kitaplığıma giren bu romanı yıl bitmeden elime alışımdaki bir büyük etken baştaki fotoğrafa sinmiş olan mutlulukla ilişkili olduğu için de bu yeri perçinli. Sene içinde çeşitli ortamlarda fırsat yaratıp kitabı farklı açılardan övdüğüm için burada mümkün olduğunca öz bir şekilde eserin bende bıraktığı en belirgin etki olan, çağdaş bir klasikle karşılaşma hissinden bahsetmeye çalışacağım. Anlatmak istediğini, roman türünün kullandığı tüm araçlarını yetkinliğin sınırında değerlendirip, pek çok yerde bu sınırı da aşarak sunan bir eserdi bana göre. Belki bundan da daha önemlisi eserin anlatımının farklılığı ve yeniliği, deneysellik hissi vermeyecek kadar tamamlanmış geldi bana. Başka bir yerde yazdığım cümleyi tekrarlayarak “konusu, anlatımı, tekniği ya da bu kitaba yarışacak şekilde özetlemek gerekirse sesiyle edebiyat tarihinde kendine ait, belirgin bir yeri” olacağı düşüncemi yineleyeceğim. Her ne kadar bende yarattığı heyecana ve etkiye yaraşır şekilde anlatamıyor olsam da, tüm bu özellikleriyle Kayıp Çocuk Arşivi “yaşadığım çağda roman türünün seyrinde yer tutacak etkide, gelecekte klasik olarak anılacak kitaplar üretiliyor mu” sorusuna cevap olmaya çok yakın duruyor benim için. 

Bu eserle birlikte yıldan bahsederken değinmek istediğim bir başka konuysa, 2020’nin benim sesli kitaplarla kaynaşmamın da senesi olması. Başta değindiğim üzere bu sene pek çok kitap dinledim. Bu benim daha önceleri deneyip bir türlü istediğim verimi ve keyfi alamadığım bir şeydi ama bu sene herhalde doğru kitapların da yardımıyla bir ritim tutturabildim. Kitap dinlemek benim için başlı başına ilginç bir deneyimken, yine bu sene bazı kitapları aynı anda hem dinleyip, hem de okuyarak tamamlamak gibi daha ilginç durumlarda da buldum kendimi. Bu farklı tecrübelerin en özeli de ses konusunda bu kadar meselesi olan kitabı anadilinde dinleyip, çevirisinden okumak oldu. İyi ki de olmuş.

Sus Barbatus!

Sus Barbatus!, Faruk Duman
Hep Kitap (İstanbul) ,Kasım 2018

Destan roman sözünün ifade ettiği türün mazide kaldığını tahmin ediyordum. Buna bağlı olarak şu yıllarda türün, yeni, genç ve -buna rağmen- taklit gibi yapay hissettirmeyen, özgün bir örneği ile karşılaşacağımı tahmin edemezdim. O yüzden senenin en şaşırtıcı karşılaşmalarından biriydi benim içim. 

Faruk Duman’ın, doğduğu coğrafyada, 1980 Eylülüne giden son üç mevsimi, her biri bir cilt olacak şekilde anlatacağı Sus Barbatus! dizisinin bu ilk kitabı, kışın kalbinde kara, buza teslim olmuş bir köy ve çevresinde, birbirinden bağımsız gerçekleşen eylemlerin, olayların ördüğü bir hikayeyi olanca sürükleyiciliğiyle aktarıyor. Okurken insanın aklına Yaşar Kemal’in gelmemesinin mümkün olmadığını düşündüğüm romanın kahramanları olarak insanların yanında hayvanlarıyla ve tekmil doğasıyla yabanı da görüyoruz. Romanın dili de bu karakter çeşitliliğini ve destansı tonu yaşatacak şekilde karakteristik ve sözel ifadeye yakın. Bu kitabın da bir kısmını dinlediğim için ve çok küçük bir kısmını yüksek sesle okuduğum için eserin kulağa da hitap ettiğini rahatça söyleyebilirim.

2020 yılında okuma fırsatı bulduğum ve 2018 yılında Hep Kitap’dan çıkan bu ilk ciltle başlayan serinin, 2. kitabı da geçtiğimiz yıl bitmeden YKY'den yayımlandı.

Babil'den Sonra Yaşayacağız

Babil'den Sonra Yaşayacağız, Ara Güler
Aras Yayıncılık (İstanbul) ,Ağustos 2018

Ara Güler’in Babil’den Sonra Yaşayacağız isimli öykü derlemesinin 2018 tarihli bu baskısını, 2019 yılında -ilk kez düzenlenirken şans eseri ziyaret etme fırsatı bulduğum- Kıraathane Kitap Şenliği'nde yayınevinin standında görevliyle konuşurken görüp, almıştım. O zamana kadar sadece fotoğrafçılığıyla tanıdığım yazarın anadilinde yazdığı bu öyküler Türkçe’ye ilk olarak 1996 yılında çevrilmiş ve aynı yayınevinden basılmış

1954 yılında başlayıp 1959 yılında sonlanan bu öykücülük serüveni fotoğrafın hayatında büyümesiyle sonlanmış anladığım kadarıyla. İçinde bolca denizin, denizcilerin ve kadersizlerin olduğu öykülerinde de baştan itibaren yoğun bir görsellik arayışı da var. Yazar bu ortaklığı şöyle dile getiriyor sunuşta:

Bu eski öykülerindeki duygularım, ne olmuşsa olmuş, görsel bir anlatıma dönüşmüş. Daha o zamandan görsel bir dünyanın içine düşmüşüm demek. Bana öyle geliyor ki, yazıyla görselliğin ortak bir anlatımı var. Öyle olduğu kuşkusuz, yoksa sinema sanatı da olmazdı. (...)

Görsel malzeme, tıpkı şiir gibi, yazı gibi, resim gibi, sahne sanatları gibi, bir yerlerden birikimini topluyor, yeni bir biçim kazanıyor ve görsel sanat oluyor. Zaten yazdığım bu öykülere dikkat edilirse, bunların bir tür fotoğraf olduğu görülür. Demek ki, o zamanlar dahi görsel dünyanın adamıymışım da haberim yokmuş. 

Elimdeki bu baskının özelliği de bahsedilen bu benzerliği ve ifade aracında yaşanan değişimi gösterecek şekilde fotoğrafçının öykülerini, öykücünün fotoğraflarıyla birlikte sunan bu derleme olmasından. Albüm vasfı da olan bu öykü kitabı, benim için senenin en ilgi çekici eserlerinden biriydi. Yazının başındaki fotoğraftan yayılan güzellikle seslenme üzerinden ilinti kurması da burada bahsettiğim diğer kitaplarla olan ilişkisini de tamamlayarak benim için özel konumunu pekiştiriyor eserin.

          

Biten senenin kitaplar üzerinden bir kısa muhasebesini yaptıktan sonra yeni başlayanında okumak istediklerimle ilgili bir şeyler de söyleyerek yazıyı bağlamak istiyorum. Geçen yıldan gelerek başlamak gerekirse 2021’de yukarıda andığım Sus Barbatus!’a ikinci cildiyle devam etmek isteğimi dile getirebilirim. Fakat seneye daha genel bakacak olursa aklımda kitaplardan çok yazarlar olduğunu söylemeliyim. Bu sene tanıdığım yazarlardan -tercihen benim için yeni- bir şeyler okumak istiyorum. Bir Yaşar Kemal, bir Orhan Kemal, bir Murakami, bir Dostoyevski, bir Le Guin ve -umarım artık bu sene çıkmasını dilediğim yeni romanıyla- bir Orhan Pamuk hemen, hızlıca sayabileceklerim. İlk sırasında -2021’in fotoğrafında yer alma ihtimali yüksek olan- Büyücü’nün yer aldığı, geçtiğimiz yıllarda başladığım kitaplar listesini büyük ölçüde eritmek de bir başka arzum. Bu listeden adını anmak istediğim bir kurgu dışı eser de var; Kötülüğün Sıradanlığı da bu sene artık tamamlamak istediklerimden. Benim için yeni olacak kitaplara da değinmeden bu sözleri bitirmemek adına, merak ettiklerim arasında başı Karıncanın Günbatımı çekiyor diyebilirim. Düşsel Müze ve Napoli Romanları da ona eşlik ediyor. Eğer cesaretimi toplayabilirsem 2666 da bu senenin hacimli okumalarından biri olabilir nihayet. Şayet uzun, uzak bir yolculuğa çıkma olanağım olursa da yanıma bir cilt Seyahatname almak niyetindeyim. Tamamını gerçekleştiremeyeceğimi biliyorum ama bakalım nasıl bir yıl olacak, merak ediyorum.kedi

Pazar, Kasım 15, 2020

Ayraç kullanımıma dair küçük bir not

Son dönemde, salgın başta olmak üzere çevrenin dayattığı çeşitli olumsuz etkene rağmen yaşantım hızla ve iyiye doğru evriliyor. Hayatı rutinlerine ve alışkanlıklarına büyük bağlılıkla yaşayan biri olduğum için böylesi köklü bir değişim söz konusu olduğunda bunların da etkilenmesi kaçınılmaz oluyor tabii. Bahsettiğim bu dönemle değişen alışkanlıklarımdan biri de kitap ayracı kullanımımda oldu. Pek çok insanın gözünde bahsedilebilecek daha küçük bir değişiklik yoktur belki ama hem az önce dile getirdiğim büyük bağlılığı destekleyecek bir detay olduğu için hem de bence iyi bir örnek olduğu için bundan biraz bahsedeceğim.

Bilenler vardır ben çok uzunca bir süre kitap okurken ayraç kullanmadım. Dağınık bir okuma alışkanlığım olduğu için aynı anda birden fazla kitabı okuyagelmişimdir hep. Bahsettiğim bu (yirmiye yaklaşan) yıllar boyunca, biraz da bu dağınıklığa bağlı olarak okumamın yıllara yayıldığı, aylarca elimi sürmediğim eserler de oldu. Özellikle böyle durumlarda tercih ettiğim, kitabı elime alıp son kaldığım yeri bulmak için göz gezdirmek olagelmişti. Yer yer zaman alıcı olabilen bu yöntemle hatırladığıma emin olduğum yerden devam etmeyi garanti altına alıyordum kendimce. Tabii buna bağlı olarak daha önce okuduğum yerlerin üzerinden tekrar tekrar geçmek gibi bir durumla da karşıya kalabiliyordum sıkça ki tahmin edileceği üzere bu da zaman alıcı bir durum. Ama artık yeni rutinlerimde okuma periyotlarımın bu zaman kayıplarına tahammülü zorlaştıracak şekilde kısalması söz konusu. Böyle olunca elime aldığım bir kitapta nerede kaldığımı henüz bulmuşken ya da daha bulmadan, o anda kitaba ayırabileceğim zamanı dolmuş olabiliyor. Ya da zaten kısa olacağını bildiğim bir aralıkta nereden devam edeceğimi kestiremediğim bir eseri elime almaktan imtina etmem söz konusu olabiliyor. Zaten odaklanması çok kolay olmayan biriyim; pek çok konuda ve durumda, zorla kazandığı bu odağımı da hızlıca kaybedebiliyorum. Mesela şu anda okumakta olduğunuz bu kısacık yazıyı bile parça parça yazıyorum ve eli ağır biri olmama ek olarak bu dikkat dağınıklığı, metnin oluşumunu daha da uzatıyor. Benzer bir şekilde zaten arzu ettiğimin çok altında olan okuma hızımı daha da azaltabilecek bu durumun üstesinden gelmek için ayraç kullanmaya dönmemin faydalı olacağını düşündüm. Bunun sonucunda son birkaç aydır kitap ayracı kullanıyorum.

Yıllar önce Steven Spielberg’e yakıştırılan ama doğruluğunu kontrol etme ihtiyacı hissetmediğim “ayraca bir dolar vermektense, neden paranın kendisi ayraç olarak kullanılmıyor” mealinde bir söz duymuştum. Ayracın sadece -adının taşıdığı- işlevsel amacına odaklanan bu görüşe katılmaya teşne biri oldum uzunca ve bir imleç kullanmam gerektiğinde fiş, bilet, kupon gibi el altında kolayca bulunabilecek kağıtlara başvurdum. Ama şimdi kullanmaya başladığım bu nesnede de kişisel alanım içinde yer alan pek çok nesnede olduğu gibi estetik açıdan bir değeri olması, kişisel bir bağ kurabilmek ve benzeri çeşitli özellikler arıyorum. Neyse ki bir grup arkadaşım çeşitli vesilelerle hediye ettikleri ve yaklaşık beş sene kadar önce bir sosyal medya paylaşımımda bir kısmını “varlıklarından mutluluk duyduğum” diyerek tanımladığım bir grup ayracım vardı kitaplığımda. Bunların içinden üç tanesini -bir tanesinin emeği ve anısı daha farklı bir seviyede olduğu için diğerlerinden biraz ayrılsa da- şu aralar sıkça ve severek kullanıyorum. Bu üç ayraç için dört arkadaşıma bu vesileyle bir kere de buradan teşekkür etmiş olayım.


.kedi

Pazartesi, Ekim 12, 2020

İstanbul II

İstanbul’u keyfimce ilk kez gezebilmek için on yılı az aşkın bir süre önce 2 günlük bir yolculuk yapmıştım. Bu kısa gezintinin sonrasında burada paylaşılacak bir içerik de oluşturdum. Üç parça olacak şekilde kurguladığım bu yazıların kaba hatları hızlıca oluşmuştu ama şekli, dönüşü takip eden birkaç ay içinde biçimlenmiş olan bu son bölüm yayınlanmak için 10 yıldan fazla bekledi. Bu gecikmeye tembelliğim dışında neler sebep oldu artık onun bile ayrıdında değilim. Ama şerdeki hayır arayışında geciken bu yarada azının kazandığı nostaljik bakış, geçen bu sürede önemsediğin pek çok mekanda meydana gelen  değişimi biraz daha göz önüne getiriyor. Günün başında hala unutmadığım bir heyecanla kavuşmaya gittiğim Haydarpaşa’nın artık sözde bile bir gar vasfından bahsedilemiyor. Ya da Arap Camii’nde ortaya çıktığında heyecan yaratan fetih öncesinden kalma duvar resimleri de artık görülemiyor. İstanbul Modern’in binası epey tartışmalı bir proje kapsamında yıkıldı, yenileniyor, bu sebeple müze geçici olarak başka bir mekanda faaliyette. Galata Kulesi’nin koruyucusu ve geçtiğimiz günlerde tamamlanan bir restorasyon ile mekansal işlevi değiştir. Yazıda bahsedilen mekanlardan en statiği gibi duran Dolmabahçe’nin değişmemesi bile bu 10 yıl hakkında bir şeyler anlatıyor sanırım. Bu bağlamla ve en değerli okuyucunun meraklı ısrarına da daha fazla dayanamayarak, planladığım yazıyı en az müdahale ile -hatırlayabildiğim kadarıyla- tamamlayıp paylaşmak istiyorum artık. Bu kadar hızlı devinen bir şehirde yazının daha da gecikmesi durumunda nelerin değişebileceğini öngöremez bir şekilde ilginize sunulur:


I. ve III. bölümleri daha önce bu blogda yayınlamış olan İstanbul gezisi yazılarının II. ve son bölümüdür.
Yazıya formu 28.08.2010 tarihinde verilmiştir.

Girişi aşağıdaki fotoğrafla yapmak istiyorum. Karaköy vapur iskelesinde indikten sonra Arap Camii'ni bulmak için Arap Camii mahallesinin sokaklarında gezerken çektim bu fotoğrafı. Yaşını kabaca bir yüzyıl diye tahmin ettiğim binanın üzerine sac ve doğrama ile çıkılan yarım kat, ülkenin tarihi yapılarına bakışının bir özeti gibi bence.


2. günün sabahı, nazik ev sahibemin evinden, görece erken bir saatte ayrıldım. Kadıköy'den Moda sahiline indim. Sahilin bir kısmını yürüyüp Kadıköy Vapur İskelesi'ne vardım. İskele tarafından, benim için İstanbul'un en önemli yerlerinden (sembollerinden) biri olan Haydarpaşa Gar binasını bir müddet daha seyrettim. Sonra, günün ilk mekanı olacak gara doğru yürümeye başladım.

Haydarpaşa Gar ve Limanı:
Gar binası, sadece deniz cephesinden görünüşünü bildiğim ve sadece -o meşhur- o görüntüsü ile bile beni hep çok etkilemiş olan bir yapıdır. İstanbul-Bağdat demiryolu hattının önemli duraklarından birinde dünyaya gelmiş biri olarak, garın kendisinden çok tarihçesi hakkında fikrim vardı. Kendisi ile nihayet karşılaşmam ise kimi açılardan, hayal kırıklığı oldu benim için. Öncelikle -gayet yüzeysel bir gözlem ile- imparatorluğun yıkılırken gerçekleştirdiği son büyük proje olan Asya demiryolu hatlarının başlangıç noktası olacak bina, bu denemenin ölçüsüne uygun düşecek şekilde etkileyici -ve güzel- bence. Ama memlekette demiryolu taşımacılığının karayoluna tamamen yenildiğinin bir nişanesi sayılabilecek şekilde yalnız ve kaderine terk edilmiş geldi bina bana. Orada okuduğum kadarıyla  tek büyük çaplı restorasyonu 70’li yıllarda geçirmiş gar. Onun da ne kadar başarılı olduğu tartışılır ama restorasyonun hemen sonrasında gelen kazadan başlayarak hızlıca çökmüş gördüğüm kadarıyla ve şu anda da çok bakımsız. Belki yapımı devam eden hızlı tren ile birlikte bu durum değişir.* Bunun yanında hayalimde yücelttiğim binanın gerçekleri ile karşılaşma da biraz uyumsuz oldu. Mesela ben çok daha büyük bir bekleme salonu hayal ediyordum ama epey mütevazi bir hacim ile karşılaştım. Ya da bir İstanbul cahili olarak deniz cephesindeki merdivenlerden inildiğinde ulaşılan yolun şehir trafiğine doğrudan karışan bir kordon caddesi olduğunu kurmuştum hep ama orası sadece gara ulaşım için kullanılan çıkmaz bir yol imiş. Fakat kurduklarımdan sapmanın yarattığı daha olumsuz şaşkınlığa ek bilmediklerim ile karşılaşmanın yarattığı daha olumlu şaşkınlıklar da oldu. Mesela garın kendi vapur iskelesi olduğunu orada öğrendim. O iskelenin varlığında deniz cephesi merdivenleri ayrı bir güzel göründü gözüme. 

Vapur İskelesi
Bu küçük iskeleye ayrı bir başlık açmak istiyorum. İskele de çok zarif, çok güzel bir binaymış. Tahta işleri (gişeler ve kapılar), duvar işlemeleri ve çiniler çok güzeldi. Ama gar ve çevresine çökmüş olan bakımsızlık bu bina da baskındı. Hatta burası için gar binasından da bakımsız demek yanlış olmaz.


Bir not, amca ile de bu iskelede karşılaştım.

Arap Camii:
Karaköy'le, Galata arasını kapladığını tahmin ettiğim semte adını veren bir yapı. Ama benim için burayı ilgi çekici yapan NTV Tarih dergisinde bura ile ilgili olarak okuduğum "fetih öncesi dönemden kalan tek gotik kilise" başlıklı yazı oldu.

Galata sırtlarında ara sokaklarda saklanmış bir şekilde bulduğum bu çok huzur verici cami, dışarıdan çok ilgi uyandıran farklı görüntüsüne rağmen içeride güzel ahşap işlemeler ile çok sade düzenlenmiş bir tarihi yapı. Tek başıma rahat rahat gezdim, inceledim.


Mihrabın üzerinde yer alan sıvaların bir kısmı dökülüyordu. Bunların altından da Bizans döneme ait bazı resimler ortaya çıkmış. Uzmanlar tarafından rönesans formlarına benzetilen bazı tasvirler içermesi sebebiyle heyecan uyandıran bu süslemeleri ucundan kayısından görmek de iyi oldu. **

Bina kiliseden tekrar camiye dönüştürülürken çan kulesi minare olarak kullanılmış görebildiğim kadarıyla. Bu da caminin çok karakteristik bir minareye sahip olmasını sağlamış. Bu dönüştürme sırasında sanırım, anlamadığım bir sebepten ötürü kulenin orta seviyesindeki açıklıklar tuğla ile kapatılmış.

 
Buraya son olarak, ziyaretim sırasında cami avlusunda karşılaştığım iki kişi olan etkileşimimden de bir parça koymak istiyorum:

"İçeri girebilir miyim" soruma "ne yapmak için" diye karşılık veren ve "gezmek için" cevabını alınca "camiyi gezmek istiyorsan içeri girebilirsin" diyen güvenlik görevlisi, çıkışta "ama gelecek hafta gelsen 'nah' girerdin" dedi. "Tadilata mı giriyor" diye sordum. "Evet, restorasyon var" dedi. Bu şekilde o, yanındaki adam ve ben kısa bir sohbete başladık. Güvenlik görevlisi, ilgili, cana yakın bir adamdı. Yanındaki adam elimde neden bir defter olduğunu sordu. "Not alıyorum" dedim. Güvenlikçi "okuyup, okumadığımı" sordu. Okuduğumu öğrenince yandaki, gözleri ile elimdeki defteri işaret ederek gazetecilik mi okuduğumu sordu. "Hayır" cevabımdan sonra güvenlikçi nereli olduğumu sordu. Adanalı'yım diyince, Arap Camii Kuran Kursu binasını göstererek "burada da bir Adanalı var, Osmaniyeli" dedi. "Osmaniye'nin artık kendisi il" dedim. Biraz daha konuştuktan sonra, ikisine de teşekkür ederek yanlarından ayrıldım.

Galata (Kulesi):
Kulenin hemen yanında uzanan duvarın önündeki bir plakada şöyle yazıyor:

Isaac Rousseau
1672-1747

(Ünlü Filozof Jean-Jacques Rousseau'nun babası)
(père du célèbre philosophe Jean-Jacques Rousseau)

1705-1711 seneleri arasından Saray saatçisi olarak Galata'da yaşamıştır.
a vécu à Galata entre 1705 et 1711, comme horloger du Palais.

J.J.Rousseau Avrupa Komitesi     Fransa Başkonsolosluğu
Beyoğlu Belediyesi                       İsviçre Başkonsolosluğu

28 Mart 2002 / 28 Mars 2002

Bilmiyordum. Öğrendim ve şaşırdım. Ayrıca Rousseau ailesinin İsviçreli olduğunu da bu vesileyle öğrendim.

Galata Kulesi ile ilgili olarak uzmanlık alanıma girdiğini düşündüğüm bir konuyu da paylaşmak istiyorum. Kule civarında umumi kullanıma açık bir tuvalet yok, en azından ben bulamadım. Kulenin hemen altında yer alan çay bahçesi başta olmak üzere, çevre esnafının da tuvaletleri ekseriyetle bozuk. Tabi bu esnaf muhitte umumi tuvalet olmadığı bilgisini paylaşmaktan da geri kalmıyor, sağ olsunlar. Ben kendi adıma Anemon Otel'e teşekkür ediyorum. Ve ilgilenenler için kulenin tepesinde tuvalet olduğu bilgisi ile bu konuyu kapatıyorum.

İstanbul Modern:
Modern sanat olarak önümüze konan şeyi ben çoğu zaman, yeni sanat (her ne demekse) için devinim olarak algılıyorum. Konudan bağımsız bu adlandırmadan sonra modern sanat müzesi kavramını ülkenin gündemine bir şekilde sokmayı başaran bu meşhur müzeyi de nihayet gezmeme geçebilirim.

Müzenin kalıcı koleksiyonuna ait olduğunu düşündüğüm bir bölümde dikkatimi çeken unsurlardan bir tanesi (aynı zamanda ressam da olan son Osmanlı Halifesi) Abdülmecid Efendi'ye ait bir resmin de sergileniyor olmasıydı. O zamana kadar bu hanedan üyesinin ressamlığından ve sonrasında yaptığım kısa araştırmada karşılaştığım entelektüel kişiliğinden haberdar değildim.

Gezimi gerçekleştirdiği sıra açık bulunan sergilerden birinde ise Türkiye'deki ilk video eser olarak adlandırılan Nil Yalter'in "Başsız Kadın ya da Göbek Dansı" isimli çalışmasını görmek, güzel bir tesadüf oldu.

"Başsız Kadın ya da Göbek Dansı" isimli eserden iki parça.


Bunun yanında, yine o sırada açık bulunan sergilerden birinde, Türkiye'nin ilk opera sanatçılarından Semiha Berksoy'a ait "Hapishanede Ziyafet" isimli bir çalışmanın da sergilendiğini not almışım ama bunu eseri beğendiğim için mi yoksa Semiha Berksoy'un isimini sergide bir eserin altında gördüğüm için mi yaptığımı tam olarak hatırlayamıyorum. Notlarımı daha açıklayıcı almalı ya da mümkün olduğunca kısa sürede üzerlerinden gitmeliyim sanırım. Ama şimdi bir daha bakınca, eseri beğenmekle birlikte, kendini görmeye alışık olduğumuz makyajın ve resim üzerindeki notların ilgimi çokça cezbettiğini düşünüyorum.

Hapishanede Ziyafet
(kaynak: Semiha Berksoy Müzesi)

Dolmabahçe Sarayı:
Dolmabahçe sahiline adını veren heybetli sarayın bahçesinden içeri girince beni karşılayan -bu şehrin pek çok yerinde benzerlerini görmüş olduğum ama o ana kadar çok dikkat etmediğim- büyük bir kalabalık oldu. İstanbul'da iki günde on civarında müze ve tarihi yer gezdim. Bu mekanlar içinde en fazla yerli turist gördüğüm yer tartışmasız Dolmabahçe Sarayı idi. Ayrıca sarayı görmeye gelen yerli kalabalığın orada bulunma sebebi bir bütünlük sergilemiyordu bence. Pek çok tesettürlü teyze, üç numara ya da ülkücü bıyıklı amca, ümmetçilik düşüncesinin hala ölmediğini gösterir şekilde Osmanlı'nın son taht merkezini gezmek istiyordu sanki. Aynı zamanda yine çok sayıda kırmızı saçlı seküler teyze ve daha çok genç yaşta ulusalcı bireyler Atatürk'ün son günlerini geçirdiği mekanlarda bulunmak için saraya akın ediyorlar gibi geldi bana. Saraydan çıktığımda bende de bir miktar bu ikilik vardı. İstanbul'un ruhunun bir yansıması olacak şekilde, şehrin sembolleri sayılabilecek yapılarında (monumentlerinde) de büyük ölçüde bu var. Mesela Ayasofya başta olmak üzere kiliseden camiye çevrilen yapılarda Hristiyanlık ve Müslümanlık tarihi iç içe. Dolmabahçe başta olmak üzere cumhuriyet döneminde de kullanılan Osmanlı devlet dairelerin de Osmanlı ve Cumhuriyet el ele. Bu açıdan Topkapı'nın yeri, işlevini Osmanlı'da tamamlamış olması açısından ayrı bence.

Hemen herkes tarafından bilindiği üzere dolgu bir zemin üzerinde alçı ve ahşap kullanılarak inşa edilmiş bir saray, Dolmabahçe. Bundan ötürü temelinde kayma riski var ve onun için ziyaretçiler içeri kafileler halinde kabul ediliyor. Bu şekilde hem saray içinde bir anda bulunan kişi sayısının belli değeri aşmasın engelleniyor, hem de müze tarafından sağlanan rehber sayesinde rota boyunca bilgilendirme yapılıyor.

Saray hem ikametgah hem de ofis işlevi taşıyacak şekilde tasarlanmış ve bunun Osmanlı’daki uygulamasına uygun olarak selamlık ve harem olarak iki kanattan oluşuyor. Bu kanatların ortasında ise bu ilk dünyanın başka pek çokları ile karıştığı, o etkileyici muayede salonu yer alıyor.

Tur ile sarayı gezerken, selamlık bölümünden harem bölümüne geçişte duvar süslemelerinde bir detay dikkatimi çekti. Yarım daire şeklindeki bir zemin üzerine yapılmış resimde iki tarafa yığılmış silahlar (anladığım kadarıyla Osmanlı devlet armasında yer alan silahlar resmedilmişti) arasında açılan bir pencere ve pencere içinden çıkan çiçekler gösterilmiş. Devlet işlerinden özel hayata geçişin basit ve zarif bir gösterimi olarak hoşuma gitti.***

Muayede salonunda gösteriş zirvesine ulaşıyor. Dolmabahçe Sarayı ile hatırlanan en somut büyüklük bilgisi bu salonda yer alan avizenin ağırlığı için söylenegelen 4,5 ton değeridir sanırım. Tur boyunca rehber, 1 ton ve üzerinde ağırlığı olan her avizeyi (sayılarını 3 olarak hatırlıyorum) gösterdikten sonra "daha da büyüğü var" şeklinde uyarı yaparak bu zirvenin hazırlanmasına katkı sağladı. Bu avizenin altına yerleştirilmiş 100 küsür metrakarelik el dokuması halının yaşadığım evden daha büyük bir alana sahip olması da çeşitli düşüncelere itti beni. Herhalde bu düşünceler içindeyken yanımdan birinin “içerisi ışık almıyor” diyerek dile getirdiği beğenisizliği de turun sonunda tebessüm ettirmişti.

Son:
Bir kültür merkezi olarak ve tarihi bir yer olarak İstanbul'a hayran olan Emre'nin kısa sürede gezdiği yerler bu kadar. Ancak bütün bunlar sizde benim mevcut bir bütün olarak İstanbul şehrine hayran olduğum gibi bir yanılgıya düşürmesin sizi. Ben her zaman için İstanbul'u Türkiye'nin en büyük sorunu olarak görmüşümdür. Yaşanacak bir yer olarak da o şehri sevmem, İstanbul'un taşı toprağı altın diyerek oraya göçen insanı oraya gittikten bir sene sonra "caaanım İstanbul'u mahvediyorlar bunlar" diyerek hakir gören ama esasta aynı zihniyetin bir sonucu olarak orada bulunan (bu sözcüğü bu şekilde kullanmayı çok sevmesem de) sözde eğitimli insanı da sevmem. Ve tahmin edebileceğiniz gibi daha sevmediğim çok şey var. İstanbul benim için bir müze. Orada dursun, insanlarıyla da, kent yaşantısıyla da. Ben canım istediğim zaman gideyim, sonra da gördüklerimi işte böyle paylaşayım. Değil mi sevgili okur?

*Gelecekten not: 28 Kasım 2010 tarihinde Haydarpaşa Garı'nda yangın çıktı. Binanın çatısı tamamen yandı.
**Gelecekten not 2: Caminin halen aktif kullanımda olması bahanesi ile aşağıdan kendilerini gösteren eserler, yazıda bahsedilen restorasyon çalışması kapsamında tekrar sıva ile kapatıldı. NTV Tarih Nisan 2012 tarihli sayısında bulunan eserlerin rönesans formlarına benzediğini ve üzeri kapatılan eserlerin bilimsel bir keşfin önünü kestiğinden bahsetti.
***Sanırım içeride fotoğraf çekilmesine izin vermedikleri için fotoğraflamamışım ancak defterime kabaca söyle çizmişim:

.kedi

Çarşamba, Şubat 26, 2020

Fotoğraf yazısı

Fotoğraf ilk çocukluğumdan itibaren benim için ilgi çekici bir alan olmasına rağmen bu tekniğin anı kaydetmek dışında, bir şeyler göstermek, bir şeyler anlatmak için kullanılabileceğini ciddi bir şekilde ilk kez lise yıllarında fark ettim sanırım. Çocukken tanımadığım aile büyüklerinin ve çevremdeki büyüklerin tanımadığım hallerinin yer aldığı eski fotoğraflara bakmaktan keyfederdim ve -özellikle- benim olduğum fotoğrafları tekrar tekrar tasniflerdim ama aklımda bir konu ile değişkenler üzerine daha hakim olduğum bir halde ilk kez fotoğraf çekmem, bunun nasıl basılabileceğini öğrenmek için karanlık odaya girmem ve ilk kez bir fotoğraf sergisine gitmem hep lisede gerçekleşti.

O sıralarda görünür olan dijital fotoğrafın, ne olduğunu, ne ifade ettiğini anlamama fırsat kalmadan patlaması ve yine aynı dönemlerde hayatın vazgeçilmez bir parçası halini artık neredeyse almış olan cep telefonlarına dahil olması ise üniversiteye başlarken gerçekleşti. Kayıt ve görüntüleme için film ve baskı ihtiyacının ortadan kalkmasının fotoğraf çekme alışkanlıklarını ve üretim hızını, miktarını nasıl değiştirdiğini herkes kendine göre tecrübe etmiştir sanırım. Benim gördüğüm, anı kaçırmamak için aynı kareyi tekrar tekrar çekmenin yarattığı fotoğraf çöplükleri büyürken, fotoğraf bastırmak da nadirleşen bir eylem olmaya başlamıştı. O dönemde ben de fotoğrafla, anı kaydetmek başta olmak üzere not almak, kanıt göstermek gibi işlevsel kaygılar taşıyan ilişkimi tekrar kurdum.

Hemen hemen aynı zamanlarda sosyal ağların da devreye girmesiyle fotoğraf üretme ve paylaşma amaçları, olanakları da çeşitlenerek kökten denilebilecek bir şekilde değişti bence. Akıllı telefonlarla bağlantı kavramı da sisteme dahil olduktan sonra anındalık konusu yaşadığımız çağdaki hemen her şeyde olduğu gibi fotoğrafta da merkezde bir yere yerleşti sanırım. Arada net bir ayrım var mıdır varsa sınır nerede çiziliyor tam olarak adlandırabilecek konumda değilim ama artık video, gündelik hayatta fotoğrafın yerini alıyor düşüncesindeyim ve bu noktadan bakınca ciddi kamera kabiliyetleri olan akıllı telefonları sürekli bağlı olduğu bir sosyal medyaya taşıyan Instagram fotoğrafın tarihinde yaşadığı en sarsıcı şey gibi görünüyor bana.

Instagram çağında hemen herkesin fotoğraf görgüsünü hızlı geliştiği, iyi fotoğraf üretebilmek için kullanılan ortalama bilginin ciddi şekilde arttığı ve daha çok şey anlatan daha çok fotoğraf çekildiği şeklinde bir görüşüm var. Yukarıdakiler gibi spekülasyondan öteye gidemeyecek olan bu görüşümü de konuya daha hakim kişilerin yorum yapmasını, bir tartışmaya kapı açması umuduyla istediğimi belirterek dile getirdikten sonra fotoğrafla olan kişisel ilişkimle ilgili bir kaç noktaya odaklanarak yazıyı sonlandırmaya başlayabilirim.

Liseden sonra ben fotoğrafın anlatma, gösterme kısmı ile üretim açısından pek ilgilenmedim. Bu kaygılarla üretilmiş fotoğrafları izlemek için çok yoğun bir çaba da sarf etmedim belki ama zaman zaman kendime fırsatlar yaratmaktan da keyif aldım hep. Bu konuda yakın zamana kadar olağan seyirden ayrılan tek girişimim, birazdan değineceğim ikinci konu ile de bir şekilde ilişkilendirilebilecek şekilde, fotoğraf üzerine kafa yorduğunu bildiğim, üretimlerine özen gösteren arkadaşlarımın en yakınlarından, oluşturmaya başlamak istediğim küçük bir kişisel arşivde yer almak için basılmak üzere -tercihen bunun için çekilmiş- bir fotoğraf paylaşmalarını istemem oldu. Sonrasında çeşitli sebeplerden ötürü sürdüremediğim bir isteğim oldu bu ve arzuladığım arşiv gerçekleşemedi.
Bir iki sene kadar önce de ben fotoğraf üzerine daha fazla kafa yormak istedim. Biraz daha sistemli bir şekilde sergi gezme, fotoğraf bakmak isteği olarak başlayan bu güncel dönem, sonrasında bir giriş seviyesi bir makine edinmem, çeşitli derslere bakmam ve en son başlangıç seviyesinde bir fotoğraf kitaplığı/rafı kurma noktasında ulaştı ama bu ilgimi istediğim seviyede sürdüremedim bir türlü. Susan Sontag’ın Fotoğraf Üzerine ve Walter Benjamin’in Fotoğrafın Kısa Tarihi gibi temel gördüğüm eserleri bile okuma listemden ileri geçemediler henüz. Buna eş olarak fotoğraf çekme rutinimde de kafa yormak istediğim seviyelere ulaşamadı. Hala çoğunlukla anı kaydetmek kaygısıyla otomatik modlarda fotoğraf çekiyorum. İsteğim hala sürüyor ama nereye kadar ve nasıl gideceğini kestiremiyorum.

Son olarak bir nesne olarak fotoğraf ile ilgili de birkaç şey söylemek istiyorum. Hayatımın büyük çoğunluğunu doğup büyüdüğüm evden, şehirden uzakta geçirdim. Evden ilk kez ayrılırken yanıma, baktığımda üzüleceğimi düşündüğüm için fotoğraf almamıştım sanırım. Sonrasında da durum çok değişmedi. Basılı fotoğrafların çağında ben yanımda pek fotoğraf dolaştırmadım. Sonrasında gelen dijital fotoğrafların çağında da dönüp dönüp baktığım fotoğraflarım çok olmadı. Zaman zaman neden yanımda taşıdığım güzel bir aile fotoğrafım ya da arkadaşlarımla mutlu zamanlarımızı hatırlatan elle tutulur bir baskı yok diye düşündüğüm zamanlar oldu ama bu bir değişikliğe gidecek kadar uzun boylu bir düşünce olmadı hiç. Fotoğraf baskıları biriktirmekle ilgili en olgun düşüncem yukarıda bahsettiğim arşiv fikri idi ve gerçekleşmedi. Fakat bu konuda yakın zamanda büyük bir değişiklik oldu. Şu anda evimin çeşitli yerlerinde her gördüğümde beni çok mutlu eden fotoğraflar var ve bunların sayılarını arttırmak için büyük bir istek taşıyorum. Hayatıma mutluluk getiren fotoğrafların sahibinin yarattığı bu değişiklik belki de fotoğraf nesnesi ile olan ilişkimi yeniden tanımlayacak kadar köktendir ve yukarıda zaman zaman neden olmadıklarını düşündüğüm fotoğraflar veya gerçekleşmeyen arşiv gibi çeşitlenmelerle büyütecektir. Ama değişiklik bu seviyede de kalsa yatarken başucumda içi gülen bir çift göze bakmamı sağlayan fotoğraflarla ve bu yeni ilişkimle mutluyum.kedi