arama

Perşembe, Mayıs 31, 2012

Bir not

Masamın üzerine yapışık sarı renkli bir kağıda yazılı not şöyle:
"Roman okurken genelde kitap ayracı kullanmadığım için bazen daha önce okuduğum yerleri tekrar tekrar okumak durumunda kalırım."


Bunu şimdi tekrar yazsam, şöyle yazardım:
"Kitap okurken genelde ayraç kullanmam. Bunun için bazen, aynı metni tekrar tekrar okuyorum."

Cumartesi, Mayıs 05, 2012

Bizim Büyük Çaresizliğimiz

Aşağıdaki yazıyı geçtiğimiz yıl nisan ayında yazmışım. İçinden sıyrıldığını iddia ettiği draft kutusunda bir yılı aşkın süre beklemesine sebep olan düzeltmeleri veya eklentileri şu anda hatırlamadığım için daha fazla beklemesine gerek olmadığını düşünüyorum. Pek sevgili Soyadaş'ın da "Barış Bıçakçı'm geldi" dediği günlerde, yerinde olacağı kanaatindeyim.

Bu yazının, o kalabalık draft kutusundan sıyrılmasını sağlayan, üç gün önce tek başıma izlediğim "Bizim Büyük Çaresizliğimiz" isimli film. Aslında bu seyirden iki gün önce gitmediğim Peyk konserinin de biraz katkısı oldu bu duruma ama ben büyük ölçüde Bizim Büyük Çaresizliğimiz çevresinde konuşacağım.



Filmin, aynı adı paylaştığı bir kitabın uyarlaması olduğunu, duyurulmasından (ya da benim duyuşumdan*) sonra öğrendim. Filmin gösterime girmesinden bir gün sonra da (benim seyretmemden iki gün önce) bu kitabı aldım. Ama filmi seyredinceye kadar okumadım. Önce filmden haberdar olduğum için onu seyretmeden kitabı okumak, -neyi veya kimi hala bilmiyorum ama- bir tür kandırma eylemi olacakmış gibi hissettim. Kandırma korkusu ortadan kalkınca ise bir an önce bitirmek için kitaba sarıldım. Şimdi de ikisi ile de ilintili söyleyecek bir çift sözüm olduğu durumda, bu sözleri paylaşmak için klavyenin başındayım. Sırası ile gitmek gerekirse önce film.

Yukarıda da belirttiğim üzere uzun bir aradan sonra ilk kez bir sinema salonunda tek başıma film izledim. Bilet alırken salonda tek olacağını gördüğü son seans filmine girecek herkes sinema çalışanlarının sizin yüzünüzden erken vardiya şansını kaçırmaları ihtimali ile yüzleşir mi bilmiyorum. Ama bu yüzleşme bende hafif bir sıkıntı yarattı. Bu da seyir süresince filmin kahramanı olan karakterlerde kendim(iz)e benzer şeyler gördükçe hissettiğim kesintisiz sıkıntının başlangıç noktası oldu. Tabi bunu "adam tam beni anlatmış" gibi bir kaygı ile söylemiyorum. Ben, hayatlarını birbirlerinin varlığıyla tamamlayan iki adamın hikayesini -isteğim bu olmadığı halde- tek başıma izlemek durumunda kalan bir kişiydim. Bu benim hikayem değildi. Ama sonuçta, toplum normlarına uymayan adamların hikayesiydi, burada da etkileşim başlıyordu.

Ben burada film ve -daha sonra- kitap hakkında bir eleştiri yazısı yazmaya çalışmıyorum. Onları incelemek gibi bir kaygım da yok. Peşin bir şekilde ikisini de çok beğendiğimi söyleyebilirim. Sağda, solda ikisi hakkında da çok kalabalık olmayan yorumlar da yapacağım. Ama burada daha çok, bu filmin ya da kitabın varlıklarının bende bıraktıkları etkiden bahsetmeye çalışıyorum. Bir örnekle açıklamak gerekirse, filmle ilgili bölümde üzerinde durmak istediğim en önemli durum bu filmi tek başıma seyretmiş olmam. Ki bence bu ve etkisi filmi içeriğinden de bağımsız değil.** Hatta buradan da devam edebiliriz.

Tek başına sinemaya gitmekle ilgili olarak beni etkileyen kabaca iki başlık var. Birincisi, daha orta okuldayken çok sık ve gayet istekli biçimde tek başıma sinemaya giden birinin yıllar sonra tekrarlanan bu durumu yadırgaması. İkincisi de bu durumun bir zorunluluk olarak karşıma çıkması. Bu iki başlıktan birincisi hakkında söylenebilecek ne kadar söz var bilmiyorum. Şansımı illa denemek zorunda kalırsam bunun için başka bir yazı yazarım herhalde. Ama ikinci başlıktan devam edebilirim. Her şeyin başından, bu devamın başlangıcı kolay olacak. Çünkü geçtiğimiz 7 senenin 5inde bana bu tür kültür-sanat etkinliklerinde eşlik eden okyanusun ötesindeki sevgili dostumun bu filmi izlemem için bir telkini olmuşu.


Hasan burada olsaydı. Peyk konserine giderdik. Bizim Büyük Çaresizliğimiz'i birlikte izlerdik.

Gürkan burada olsaydı. Peyk konserine giderdik. Bizim Büyük Çaresizliğimiz'i birlikte izlerdik.
Caner burada olsaydı. Peyk konserine gidebilirdik. Bizim Büyük Çaresiliğimiz'i birlikte izleyebilirdik.


Kitabın ismini burada, affınıza sığınarak, Georges Perec'den çalacağım bir alt başlıkla tekrar yazacağım. Bizim Büyük Çaresizliğimiz ya da Bir Gençlik Hikayesi. Başlığı bu şekilde yazarak kitap hakkında haddim olmayacak şekilde atıp tutmak, ukalalık yapmak niyetinde olduğum sanılmasın. Kitabı okuduğumda kafamda oluşturduğu görüntünün, bu başlıkla güzel bir şekilde açıklandığını düşünüyorum. Bunun dışında kitapla ilgili sadece şunu söylemek isterim ki; benim için -bazıları fazlasıyla etkileyici olan- güzel önermeleri, sade bir dil ve akıcı bir bütünlük içinde sunabilen, başarılı bir kitaptı.


Adamlar olmaları gereken yerdeler. Galiba ben de olmam gereken yerdeyim. Ortada bir sorun yok ama yazı var. İlginçlikler oluyor bazen.


*Önce "duymamdan" yazdım. Sonra şimdi okuduğunuz hala çevirdim. Ama kelime ve/veya çekim tercihim beni tatmin etmedi. Önerisi olan varsa, duymak isterim.

19 Ocak 2016 tarihinde güncellendi.
**(güncelleme notu) Aradan yıllar geçtikten sonra bile filmle ilgili arada aklıma gelen şeylerden biri de o salonda yalnız olmam.

Pazartesi, Mart 12, 2012

İştar Kapısı Kabartmaları

Bunda beni çeken, tarif edemeyeceğim bir şey vardı. Koşuşturma ortasında da olsa, dünya gözüyle gördüm; daha rahatım sanırım.

(kaynak: tr.wikipedia.org)

Pazartesi, Ocak 02, 2012

Bu sefer de sinemada bir amca

17:30'da sandığım 17:10 seansına gitmek için 17:10'da bilet sırasına girdim. Sinemanın çalışan iki gişesinde de GençTurkcell kampanyasından yararlanmaya çalışan gençler vardı. Ben de elimdeki tavuklu burger ile sırada ilginç bir görüntü oluşturuyordum. Bu sırada hemen ardımdan bir amca geldi. 60 yaşlarını aşkın olduğunu tahmin ettiğim, sıradan giyimli bir adamdı. Hatta böyle bir sınıflandırma yapılabilir mi çok emin olmamakla birlikte esnaf giyimli diye de tarif edebilirim amcayı. Acele ile Bir Zamanlar Anadolu'da filminin ek seans saatlerini duyuran kağıdı gösterdi ve "beşi on geçe değil miydi" diyerek seansı sordu. Görünüşü, acelesi ve gitmek istediği film ile artık -en azından benim için- sırada benden daha ilginç bir görüntüye dönüşen kişiye ağzım yarı dolu olduğu halde "onlar ek seans saatleri" demeye çalıştım. Kısmen başarılı da olmuş olmalıyım ki amca biraz sakinleşir gibi oldu. Tam o anda yandaki gişeyi meşgul eden GençTurkcell insanları ayrılınca hızlıca o gişeye yöneldi. Ben kendi gençlerimin işlerini bitirmelerini bekledim. O sırada biletini almaya çalışan amca, hangi filmi izlemek istedigini soran gişe görevlisine "bu film gösterimdeyken, hangi filme gidilebilir ki" dercesine anlayamayarak baktıktan sonra acele ile filmin adını söyledi. Sırada beklerken, kendi seyredeceğinden başka bir film için bilet almaya çalışan gençlere de benzer bir şekilde baktığını anımsar gibiyim.

Biletlerimizi farklı gişelerden aldıktan sonra sinema binasına birlikte girdik. Hala aceleciydi. Ne tarafa gideceğini çıkartmaya çalışırken, salonu işaret ettim. Salon görevlisini görünce, gişe görevlisine belirttiği şekilde "gözlerinin iyi görmediğini, önden izleyeceğini" söyledi, görevlinin gösterdiği, kapıya yakın koltuklardan bir tanesine oturdu ve filmi izlemeye hazır, bekledi.

Esasen amcanın hikayesi benim için bu kadar olmali. Ama yaşı, giyim tarzı, ilgisi ve telaşı bir araya geldiğinde, benim o salonda görmeyi beklediğim modellerden hiç birine oturmuyordu. Amca sıradanlığının getirdiği sıra dışı görüntüsü ile filmini izledi ve girdiği gibi hızlıca salondan çıktı. Ben de peşi sıra çıktım salondan. Meşrutiyet caddesinin köşesine geldiğimizde alışık olmadığım bir hamle yaptım ve amcaya filmi nasıl bulduğunu sordum.

"Çok tabii bir filmdi" dedi. Diğer pek çok film gibi "güzel ambalaj kağıdına sarılmış olmadığı" gibi bir şeyler söylediğini de anımsıyorum. Salonu erken terk edenler hakkında soru sorduğumda da bunu, gidenlerin büyük olasılıkla güzel boyanmış bir film izleme beklentisi ile sinemaya gelmiş olmalarına bağladı ve yine filmin çok tabii olduğunu belirtti. İkinci sefer aynı cümleyi kurduktan sonra, yorumunu desteklemek için otopsi sahnesinde doktorun yanağına sıçrayan kan damlasını örnek gösterdi. 

Meşrutiyet caddesinin sonuna varmadan amca otobüsünü beklemek için durağına ayrıldı, ben de karşıya geçip metro istasyonuna doğru ilerledim.

not 29.09.2011 tarihinde alınmış


Salı, Temmuz 19, 2011

İstanbul I

Bu blogun ilk gezi yazısını yazıyorum sevgili okur. Türkiye'nin en bilinen, en çekici ve en büyüleyici (sıfatları tereddüt etmeden kullanıyorum) şehrine, İstanbul'a, yaptığım kısa bir seyahatin notlarını paylaşma düşüncesindeyim. Aslında ortaokul yıllarında Mısır ve Osmanlı tarihinden kurmaca öyküler sunan romanlarla başlayan ve o zamandan bu yana Anadolu ve Avrupa siyasi tarihi başta olmak üzere, aklı erdiğince tarihin hemen hemen bütün içeriğine doğru genişleyen bir tarih merakına sahip biri olarak, Doğu Roma'nın ve Osmanlı'nın başkentine ve en büyük miras yerine, doyasıya gezebileceğim bir yolculuk gerçekleştirmeyi lise yıllarımdan beri planlardım. Bir iki senedir de bu seyahati gerçekleştirdiğimde görmek istediğim yerlerle ilgili görece detaylı listeler hazırlıyordum. Ancak bu planladığım yolculuk, içeriğinin sürekli kabarması ve gerekli süre için uygun kişilerin, yerlerin ve zamanın ayarlanamaması sonucu sürekli ertelendi. En sonunda ben de yıllarca planladığım yolculuktan vazgeçtim. (Aslında yine erteledim desem daha yerinde olur.) Ve bulduğum ilk fırsatta haftasonunu gezerek geçirmek için İstanbul'a gittim. Şimdi bu kısa yolculukta gördüklerimin bir kısmını anlatamaya çalışacağım.

Yazıyı üç bölüm şeklinde planladım. İki günlük yolculuğumun her gününde gördüklerimi birer bölümde aktaracağım. Üçüncü bölümde ise ikinci gün karşılaştığım biriyle kurduğum iletişimi aktaracağım. Ayrıca bu sefer anlattıklarımı pek alışık olmadığınız bir şekilde kendi çektiğim fotoğraflarla birlikte sunacağım. Fotoğraf kalitesinden memnun olmayacak olanlar vardır muhakkak ama telefonla ancak bu kadar oldu. (Gürkan, şaka yapma!)

İstanbul yolculuğuma şimdi Amerika'da doktora çalışmasını yapan sevgili arkadaşım Emre Büküşoğlu ile 19 Haziran 2010 sabahı şu anda hatırlayamadığım erken bir saatte (05:00 gibi) başladık. Galiba Bolu taraflarında bir mola vererek öğlene doğru İstanbul'a vardık. Büküş'ün ağabeyinin Acıbadem'deki evinde, annesi ve halasının ellerine sağlık, mükellef bir kahvaltı yaptık. Daha sonra ben, evini nezaketle bana açan Deniz Ablam'ın evinin olduğu Kızıltoprak semtine gitmek için Büküşler'den ayrıldım.
Acıbadem Caddesi'ni büyük ölçüde yürüdüm. Bu yürüyüşümde, yolculuktaki ilk notumu aldım defterime: Acıbadem caddesi üzerinde sahipli, sahipsiz çok kedi var. Esnaf ve cadde sakinleri kedilerle çok ilgileniyor. Tabi sonraki saatler ve günde bunun Kadıköy genelinde sokak hayvanların hepsine genel olarak gösterilen bir yüksek alaka olduğunu fark ettim. 
Bu noktada bir de şunu belirtmek gerek ki kısa yolculuk için çok sayılabilecek (en azından benim için) notlar aldım. Yolculuğun üzerinden bu kadar uzun süre geçtikten sonra hala bu yazı üzerinde oyalanabilememden de belki anladığınız üzere bu yazılar da temel olarak bu notların üzerinde yükseliyor.
Kısa bilgilendirmeden sonra sürece devam edersek, Kadıköy'e vardıktan sonra Deniz Ablam'la akşam buluşmamızın daha uygun olacağıan karar verdik. Ben de bunun üzerine Kadıköy'den vapura atladığım gibi soluğu Karaköy'de aldım. Oradan da tramvayla Sultanahmet tarafına ilerledim ve Gülhane Durağı'nda inip benim rotamın ilk durağına ilerledim.

İstanbul Arkeoloji Müzeleri: 
İstanbul'a giderken tartışmasız en büyük hedefim bu yapıya gitmekti. İçerisinde de özellikle Eski Şark Eserleri binasındaki İştar Kapısıkabartmalarını görmekti. İkincil olarak da yine aynı binada sergilenen Kadeş Anlaşması'nı* görmek istiyordum. Tabi çok şanslı bir birey olduğum için ve İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkentliği sırasında çok sayıda turist beklediği için (bu konudan sonra tekrar bahsedeceğim) müzeye girer girmez aşağıda olduğu gibi aktardığım ilanı gördüm.

Eski Şark Eserleri Müzesi
onarım çalışması nedeniyle 31 Temmuz 2010'a kadar ziyarete kapalıdır.

Tabi başlangıç noktasında, çok şevk verici bir gelişme olmadı bu ama yinede kendime "gezecek çok yer var zaten, hem kısıtlı zamanda sıkışmamış oldu" diyerek Arkeoloji Müzesi binasına (İstanbul Arkeoloji Müzeleri yerleşkesinde Arkeoloji Müzesi Binası, Eski Şark Eserleri Binası ve Çinili Köşk olmak üzere 3 binadan ve bunları bağlayan bahçeden oluşmakta) doğru ilerlerdim. Arkeoloji binası Osman Hamdi Bey tarafından yaptırılan çok güzel ve çok büyük bir bina. Anadolu'nun her tarafındaki Arkeoloji Müze'lerinde olduğunu tahmin ettiğim şekilde bina bahçesinde mezar taşları ve lahitler sıralanmış şekilde.

Binanın içine girdikten sonra geniş kolidor ve salonların içinde serilenen çok sayıda tarihi eserin arasından ilerlemeye başladım. Neredeyse hiç bir ön hazırlık yapmadığım için ve konu hakkında bilgim kısıtlı olduğu için, sergilenen eserlerin bilgi plakalarına yoğun ilgi göstererek yavaş yavaş ilerledim. Bu bilgi notları bana epey yardım ettiler ama bazı yerlerde yetersiz kaldıkları da oldu. Daha doğrusu bazı eserler hakkında bilgi notlarını ne kadar aramış olsam da bulamadım. Bunlardan bir tanesi şöyle bir etkileşime de sebep oldu. Müze'nin Antik Grek uygarlığıyla ilgili bir dizi eserinin sergilendiği bir salonunda yer alan duvar ve sütün kabartmaları hakkında herhangi bir bilgilendirmeye rastlamadım. Bunun sonucu olarak, eserlerin nereye ait olduklarını, bütün başka kurumlarda olduğu gibi müzelerde de danışma görevi gören, özel güvenlik görevlisine sorunca, "Bu Medusa, bu da kız kardeşi" diye cevap aldım. Sonrasında karşılıklı gülüştük tabi.

Antik Grek mitolojisinde gigantomakhi* denilen bir olay varmış. Tanrılarla devlerin bu savaşını gösteren duvar kabartmaları.

Horoz döviüştüren bebek Eroslar.
Gazze'den Zeus heykeli
Sergide ilgimi çeken bazı eserlerin fotoğraflarını yazı boyunca paylaşıyorum. Yukarıdaki fotoğraf da onlardan bir tanesi. Filistin'in Gazze şehrinde bulunmuş bir Zeus heykeline ait. Bu heykelin benim için iki ilgi çekici tarafı var. Birinci ve bu fotoğrafı çekmeme de sebep olanı semavi dinler için kutsal topraklar olan Ortadoğu'da Grek ve Roma tanrıları için tapınaklar yapıldığını bilmeme rağmen, Ege havzasıyla ilişkilendirdiğim bir tanrının heykelinin Akdeniz'in en doğu ucundan çıkmış olması ya da daha toplu bir ifade ile bilgimin gerçekliği görmenin çekiciliği. İkincisi de bu seyahatten sonra Zeus ile ilgili bir şeyler okumak için wikipedia'nın ilgili sayfasını açtığımda bu heykelle karşılaşmam



İskender lahdi ve gamalı haç kabartmaları

Marmaray çalışması ile ortaya çıkan İstanbul'un 8.000 yıllık tarihin çeşitli dönemlerine ait kalıntıların bir kısmı da Arkeoloji müzesinde sergilenmeye başlamış. Ayrıca büyük bir kısmı da benim tahminime göre tasnifinin tamamlanması için bekliyor. Aşağıdaki fotoğraflarda Assos Athena Tapınağı'nın kapısının yeniden yapımı olduğunu tahmin ettiğim eserin önünde bir zamanlar olan boşluğu dolduran kasalar dolusu tarihi eser görünüyor.


Arkeoloji Müzeleri'nin gezebildiğim diğeri Çinili Köşk Müzesi oldu. Adından da anlaşıldığı üzere çini işlemelerin bir birinden güzel (ben çiniden de anlamam, bu kalıbı da fazla kullanmam ama nedense öyle dedirtti yapı) örnekleri ile bezenmiş bir bina olan Çinili Köşk'teki gülümseten bir ayrıntıyı da paylaşarak Arkeoloji müzeleri ile ilgili bölümü sonlandırmak istiyorum. Osman Hamdi Bey müzeciliğinden çok ressamlarıyla tanınır bizim toplumumuzda. Kaplumbağa Terbiyecisi'nin onun eseri olduğunu bilen kişi sayısı kesinlikle İstanbul Arkeoloji Müzesi'nin onun eseri olduğunu bilen kişi sayısından fazladır. Çinli Köşk'te beyefendinin iki özelliğinin yer yer kesiştiğinin gösterildiği bir nokta var. Aşağıdaki iki fotoğraftan birincisi Çinili Köşk'ün bir odasındaki çeşme. İkinci fotoğraf ise Osman Hamdi Bey'in yaptığı Ab-ı Hayat Çeşmesi isimli resmin kopyası. Resimde gösterilen odanın içinde ve hayat suyu çeşmesi olarak adlandırılan bir çeşmenin karşısında olmak farklı bir histi. 

Çini Köşk'ün bir odasındaki çeşme ve bu çeşmenin resmedildiği Ab-ı Hayat Çeşmesi isimli çalışma.



Çinili Köşk'ten bazı eserler. i ve ii köşkün odalarındaki çini işlemelerinden örnekler. iii) Firüze Sırlı Sehba

Ayasofya:
Eski Türkçe öğretmenlerimden biri Ayasofya'yı yüceltmek için "Türkler daha yazı yazamazken (bilinen en eski örnek Kül Tigin Yazıtı - 732) İstanbul'da böyle bir şaheser dikilmişti" derdi. Ama, yapına 532 yılında başlanılan ve 537 yılında tamamlanan 55 metre yüksekliğinde kubbeye sahip olan bu -modern tabirle- "süper yapı"nın, ne derece heybetli olduğunu idrak edebilmek için kapısından içeri girmem gerekiyormuş.

Yapının içine girdikten sonra bir müddet o büyük boşlukta durdum. Sonra sağa sola bakındım. Bir süre de yukarı baktıktan sonra üst kata çıkmak için merdiven olmasını beklediğim yere gittim. Ama gördüm ki Ayasofya'da üst kata iniş ve çıkışlar yokuşlarla yapılıyormuş. Bunu yapının eskiliğine verdim. Yalnız bu yokuşlarda bazı yerlerde birer ikişer basamaklar da vardı. Bunların bir şeyi sembolize edip etmediğini anlamak için inişte bastığım basamakları saydım. 17 basamak vardı ama 17 sayısı bana hiçbir şeyi çağrıştırmadı.

Ayasofya ziyaretimde, bu ziyaretten yaklaşık bir sene kadar önce ntvmsnbc'de bir haberde gördüğüm altı kanatlı seraphim meleği figürü de hedeflerimden biriydi. Tabi Ayasofya'nın bir bütün olarak büyüsüne kapılmış biri için içeride neyin peşinde koştuğunu hatırlamak o kadar kolay olmuyor. Ben de sağa sola hayranlık dolu bakışlar attığım halde ikinci katın korkuluklarına yaklaşınca kubbenin dayandığı köşelerde gördüm melekleri. Dört melekten yüzü açık olan tekinin karşısına düşmüş olmam kaderin güzel cilvesi.

Üst katta açığa çıkarılmaya çalışan bir dizi mozaikle karşılaştım. Onların görüntülerini paylaşmak istiyorum.

i) Ortada taht üzerinde İsa ile İmparator IX. Konstantinos ve İmpatoriçe Zoe 11. yüzyıl - Konu: İmparator ve eşinin Ayasofya'ya yaptığı para bağışını anlatmaktadır. 
ii) İmparator II. İoannes Komnenos, eşi Eirene ve oğulları Alexios ile ortada Meryem ve kucağında İsa 12. yüzyıl - Konu: İmparator ve eşinin Ayasofya'ya yaptığı para bağışını anlatmaktadır. 
iii) Deesis: Meryem, İsa ve Vaftizci Yahya - Konu: Mahşer günü (Deesis) Meryem ve İonnes Prodromos'un (Vaftizci Yahya) İsa'dan insanlık için şefaat dilemeleri 12.yüzyıl

Ayasofya'nın üst katındaki sürüklenmemi tamamlayınca alt kata, kubbe altına geri döndüm. Ayasofya'nın İslam'a dair izleri büyük ölçüde bu kubbenin altına toplanmış. Mihrap, minber, mahfil, yazılar, hep bu bölümdedir. Tabi bu bölümde de Hristiyanlık izleri hala takip edilebilir olduğundan ilgi çekici görüntüler de oluşabiliyor. Mihrabın ğzerindeki kubbede yer alan İsa mozaği bunlardan bir tanesi.

Allah ve Muhammed hatları ve İsa mozaği

Padişah Mahfili

Yerebatan Sarnıcı:
Yerebatan Sarnıcı'na daha önce de gitmiştim galiba ama çok net de hatırlamıyordum. Sultanahmet Meydanı'nda iken "nasıl olsa yakınındayım" dedim ve girdim. Güzel bir yapı. Yaptığı iş, hala ayakta olması güzel. İyi de ışıklandırılmış. Ama normalde muhakkak görmeliyim dediğim yer olmaz. Zaten ilginç bir şekilde müze yönetimi de güzelim sarnıcın bütün ilgisini Medusa kafasına toplamışlar. Sarnıçtaki hareket yolu boyunca "Medusa'ya gider" okları vardı, ilginçti.

Marmara Üniversitesi Cumhuriyet Müzesi:
Marmara Üniversitesi'nin At Meydanı'nın bir başında yer alan tarihi yerleşkesi içinde Marmara Üniversitesi Cumhuriyet Müzesi isminde bir müze de yer almakta. Benim, İstanbul'da ev sahipliğimi yapan Marmara Üniversitesi öğrencisinin bile haberdar olmadığı bu müzeden haberdar olmamı sağlayan kişi ise İhap Hulusi Görey. Kolaylıkla, Türkiye'de reklamcılığın atası sayılabilecek bu şahsa ithaf edilmiş daimi bir sergisi var bu müzenin. İlginç bir insan Görey. Hayat sürecini bir üçgenin üç köşesi olacak şekilde Kahire, Münih ve İstanbul'a konumlandırıyor. Sergide ilgimi çeken noktalardan biri, kalem ustasının sergilene bazı taslaklarına düştüğü notlar oldu. Aşağıda ikisini aktarmaya çalıştım. Çizerin çalışmalarını İngilizce isimlerndirmesi, İngilizce yazımı ve adını Latin harfleriyle yazma şekli ilgi çekici.

A BAVARİAN İNFANTRY
PRİVATE.
١٩٢٣٢٩مايو
DİRECTLY DRAWN WİTH PEN
İN. 45 MİNUTES.
MUNİCH.29th MAY 1923**

-STUDIES.OF.THE
-HEAD.AND NECK=
-1st JANUARY 1921
IHAB
KHULUSSY***


İhap Hulusi sayesinde haberdar olduğum müzenin tamamını gezme fırsatım oldu tabi. Güzelce bir çağdaş sanat koleksiyonları da var. Türkiye'deki çağdaş sanat hakkında bilgim neredeyse sadece ODTÜ Sanat Festivali kapsamında her yıl açılan plastik sanatlar sergisi ile kısıtlı olan benim, tanıdığım bir kaç isim vardı en azından.

Sergiyle ilgili paylaşacağım, igimi çeken son nokta ise çizgisine her zaman hayran olduğum İlhan Selçuk'un müzeye hediye ettiği Sporcu isimli çalışması ve eşliğindeki notu.


M.Ü. GÜZEL SANATLAR
FAKÜLTESİ'NE..
25.11.98





İhap Hulusi Görey hakkında daha detaylı bilgi için: http://ihaphulusi.gen.tr/


Türk ve İslam Eserleri Müzesi: 
At Meydanı'nında Topkapı Sarayı'nın komşusu sayılabilecek, benim Cahit Ülkü'nün Pargalı İbrahim Paşa isimli romanı sayesinde tanıdığım Kanuni'nin damadı ve sadrazamı İbrahim Paşa'nın Hatice Sultan ile evlenmesi sırasında taşındığı İbrahim Paşa Sarayı'ndan arda kalanların restorasyonu ile şekillenmiş müze binası. Bu açıdan kendisi de bir tarihi eser. Müze, 1984 yılında Avrupa'da yılın müzesi seçilmiş.

Müzede fotoğraf çekmek yasaktı. Bu yüzden burada sergilenen eserlerle ilgili hiç bir fotoğraf yok elimde. Ama müzeyi gezerken ilgimi çeken ve not alma gereği hissetiğim eserler şunlar:

Mesafe Taşı - Emevi Dönemi H. 66-86 (M. 685-705)
Taşın üzerinde yazan metin: "Allah'ın kulu, müminlerin emiri Abdülmelik ibn Mervan , Allah'ın rahmeti üzerinde olsun, bu taşı diktirdi. Şam ile burası 109 mildir." (Türkçe çeviride mesafe ölçüsü birimi olarak mil kullanılması garibime gitti açıkçası.)

İki Dansöz Figürü - Abbasi Dönemi, 9.yy
Cevzak Sarayı, Harem Dairesi. E. Herzfeld 1912 rekonstrüksüyon

Taş Sfenks Heykeli - Selçuklu Devri, 13.yy

Dua Mecmuası - Kacar, H.1173
Lake -Kağıtı

Kıblenüma - H.1151 (M.1738)

Osmanlı Devlet Arması - 1901
Kadim Süryani Patriği Abdülmesih tarafından Türkçe ve Süryanice yazılan 1901 yılında Sultan II. Abdülhamid'e sunulan saltanatının 25. Senesi kutlama tebriği.

Osmanlı Devlet Haritası - 1901
1901 tarihli, kabartma, 1/5.000.000 ölçekli küresel dünya haritası. Dünya küresinin dışında ise Son'a, Selanik, Manastır, Edirne, İstanbul ve Bursa şehirlerinin haritaları yer almakta.

Sabit koleksiyonu dışında benim gezdiğim sırada müzede "Su" temalı bir sergi de vardı. İslam toplumlarında su ve temizlik ilişkisi üzerinde yoğun olarka durulmuş, hamam detaylarının çokça sergilendiği güzel bir sergiydi. Bu sergide ise ilgimi en çok çeken şey, müzeyi gezmemden bir kaç saat önce gördüğüm ve yukarıda dapaylaştığım Ab-ı Hayat Çeşmesi isimli eserin bire bir reprodüksiyonu idi. Resmin etiketi şu şekildeydi:
Ab-ı Hayat Çeşmesi - Osman Hamdi Bey, 1904
Tuval Üzerine yağlıboya
(c) Berlin Devlet Müzeleri Ulusal Galerisi (Sergilenen, eserin reprodüksüyonudur.)

Süleymaniye Camii ve Külliyesi:
İstanbul'da Arkeoloji Müzesi'nden sonra görmeyi en çok arzuladığım yer Süleymaniye Camii idi. Mimar Sinan'ın kalfalık eseri bence İstanbul'daki Osmanlı izlerinin en heyecan vericilerinden. Seyahat planının sonuna atılması ise kasıtlı. Havanın geç karardığı yaz aylarında müzeler kapandıktan sonra bile camileri gündüz gözüyle görmeye yetecek kadar ışık kalıyor. Bu mantıkla sona ötelemiştim Süleymaniye'yi ama gün boyu sergilediğim yüksek tempodan sonra, Beyazıt'a vardığımda pilim bitmek üzereydi. Ama camiyi görme isteğinin verdiği itki ile son bir gayretle Süleymaniye'ye vardım. İlk bakıştan itibaren çok etkileyici bir yapı. Avlunun dört köşesine yerleşmiş dört minaresi ve ana kubbeyi destekleyen itili ufaklı yarım kubbeleri ile gerçekten çok zarif bir cami. Bir müddet uzaktan izledikten sonra artık içine girmeye karar vermiş bir şekilde avlu kapısına doğru ilerledim. Burada ilgimi Süleymaniye Camii'nin restorasyonu ile ilgili olarak asılmış Vakıflar Genel Müdürlüğü ve 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı logolarının yer aldığını hatırladığım bir reklam panosu gördüm. Camide uzun süredir devam eden bir restorasyon olduğunu ve sonlanmadığını biliyordum. Ama cami ile müze arasındaki giriş saati farkıyla ilgili saptamayı gayet düzgün yapabilmiş olan bendeniz restorasyon konusunda oluşabilecek farklılıkları hiç düşünmemiştim. Restorasyonu ben kendimi bildim bileli süren ve ortasında her daim bir iskele bulunan Ayasofya'ya gideli daha bir kaç saat olmuş biri için o caminin kapısını kapalı bulmak büyük olasılıkla beklenmeyecek bir şeydi. Ama olan oldu. Göğsünü gere gere her yere 2010 Kültür Başkenti yazısını asan şehirin çok önemli yapılarından ikisini, bu etkinlik tarafından finansmanına katkı sağlanmış onarım süreçleri 2010 senesinde kapalı tutuyordu.İlginç tabi 2010 için olması gerek şey 2010'da oluyordu ama en azından hiç olmamasından iyidir diyebiliyor insan.

Cami kapalıdı ama kabristanı açıktı. Güzel bir mezarlığı ve Kanuni Sultan Süleyman ve Hürrem Sultan türbelerini gezmiş olabildim en azından. Hürrem Sultan türbesinde aşağıdaki notu aldım. Yanlış anlaşılma kaygısıyla şunu belirtmek istiyorum ki ben bu seyahatı yaptığımda Muhteşem Yüzyıl dizisi ile ilgili ortada herhangi bir yüksek ses yoktu.

Gün içinde Ayasofya'da ve Süleymaniye'de çok sayıda türbede yüzün üzerinde sandukanın önünde durduktan Hürrem'in türbesinde ne yapacağımı bilemedim bir an.

Burası ilk günün sonu olsun.

*Kaynak(lar) İngilizce'dir.
**Arap karakterlerini kullandığım yerin yazımından emin değilim. "29th"daki "th" sayının üzerinde olmalı.
***"1st"deki "st" sayının üzerinde olmalı.
yazılmaya başladığı tarih: 22.06.2010