arama

Pazar, Mayıs 27, 2018

İşe Yarar Bir Şey


Dün nihayet "İşe Yarar Bir Şey"in DVD'sini aldım. Hemen sonrasında bir kere daha izledim filmi. Bu yazıyı yazarken de arka planda filmden sahneler dönüyor.

Daha önce farklı yerlerde de yüksek sesle söylemiştim; İşe Yarar Bir Şey, benim için bu sezonun en etkileyici filmi idi. Spoiler içerir şekilde irdelemek istemiyorum ama tren yolculuğu (yemekli vagon), Yavuz'un Leyla'la (ve Canan'la) konuşmaları, çello hocasının hikayeyi ve müziği bir arada tutan varlığı, lise buluşması ve diğer tüm sahne ve temaları ile hem bir bütün olarak, hem de parça parça çok memnun kaldığım, keyfettiğim bir film olduğunu belirtmeliyim.  

Pelin Esmer benim için ilgi çekici bir yönetmen. Hem 11'e 10 Kala hem de Gözetleme Kulesi izlediğim dönemde benim için heyecan uyandıran filmler oldular. Barış Bıçakçı da eserlerine ve genç yaşta kaybının üzüntüsünü hep yaşayacağımızı tahmin ettiğim Seyfi Teoman'ın muazzam bir şekilde uyarladığı Bizim Büyük Çaresizliğimiz ile sinemadaki varlığına hayranlık duyduğum bir yazar -malum. Belki hayranlığımı burada belirgin bir şekilde göstermemiş olabilirim ama filmi çekilen eserinin adı ile -bu ilginin nüvesini de içeren- bir yazı yazmışlığım var. Bu durumda Pelin Esmer ve Barış Bıçakçı'nın birlikte bir senaryo hazırladıklarını duyunca nasıl bir tepki verdiğimi kestirmek zor değil. Sonuç da yüksek beklentiler ile izlemiş olduğum halde beni son derece memnun eden bir film oldu, ellerine sağlık.

Filmde senaryo, yönetmenlik ve teknik konulardaki uygulamalarla birlikte oyunculuklar da genel olarak başarılıydı bence. Herkes üzerine düşen kısmın üstesinden son derece iyi gelmiş. Gösterişten uzak, sade ve temiz bir şekilde oynamışlar. Ama içlerinden Başak Köklükaya'yı anmadan bu yazıyı bitiremeyeceğim. Leyla rolü için ne güzel bir tercih olmuş dedim filmi izlerken. Ya da canlandırdığı karakter o kadar kafama yattı ki anlatılan hikayeyi başka türlü, başka bir karakter ile düşünemedim. Her iki durumda da başarısını teslim etmek istiyorum.

Özetle -yine özel durumdan dolayı beni pek çoklarından daha çok etkilemiş olabilir ama- izlemediyseniz, izlemenizi tavsiye edeceğim bir film İşe Yarar Bir Şey.

Bonus: Aşağıda Ankara'daki bir gösterimden sonra yönetmen Pelin Esmer ile başrollerden Yiğit Özşener'in katıldığı söyleşiden bir parça bulabilirsiniz.



.kedi

Çarşamba, Şubat 28, 2018

Adam


Şehrin en lüks mahallelerinden birinde, genişçe sokağın kenarında arabada oturuyordum. Boş sokaktaki seyrek evlere, bahçelere, dikkat etmeden bakıyor, alakasız bir şeyler düşünüyor ve bekliyordum. Bir anda yolun öbür tarafındaki bir evin bahçesinde hareketlilik olunca düşüncelerimden döndüm ve dikkatimi o tarafa yönelttim. Bahçede evin köpeği kulübesinden çıkmış, sokağın başından yürüyerek gelen, tek kişiye pür dikkat kesilmiş bakmaktaydı. Köpek evine yaklaşan bu adama ne tepki göstereceği konusunda pek uzaktan dahi rahatlıkla fark edilebilecek bir kararsızlık yaşıyordu. Hareketliliğin sebebini anlayınca benim de bakışlarım ve dikkatim yürüyen adama yöneldi. Orta yaşlı sayılabilirdi. Üzerine, çok hırpalanmış, yer yer bütünlüğü bozulmuş deri görünümlü bir ceket giymişti. Altında ise büyük ölçüde çamura batmış bir iş pantolonu ile eski, parçalanmaya yüz tutmuş bir çift spor ayakkabı vardı. Kemerine tutturduğu küçük bir telefon kılıfıyla da bulunduğu ortama ait olmadığını tescil ediyordu adeta. Ben adamı incelerken, köpek de kararsızlığının doruğunda havlar gibi bir ses çıkardı. Sesle birlikte bir an hayvana geri dönünce, köpeğin adamla daha fazla ilgilenmemeye karar verdiğini ve kulübesine döndüğünü gördüm. Sonra bakışlarımı tekrar adama döndürüp, onu dikkatle takip etme nöbetini devraldım.

Belirli bir hedefe gidiyormuş gibi bir görüntüsü yoktu. Yavaş, düzensiz adımlarla sokağın bir o tarafında, bir bu tarafında gidiyordu. Evlere, bahçelere dikkatle bakıyordu. Hali ve tavırları ile, içinde olduğu mekana bu kadar ait olmayan birinin, ne aradığını düşündürüyordu bir yandan da. Akla gelen cevaplarda tekinsizlik yakıştırdığım adam, o sırada, yerde gördüğü bir plastik çöpe yöneldi ve yerden aldı çöpü. Bu hareketi üzerine ben kafamdaki soruya yeni cevaplar eklerken, çöpü aldığı yerden birkaç adım uzaklaşmış olan adam da aynı yere okkalı bir tükürük attı. Az önce yerden aldığı şeyi temizlik amacıyla almadığını gösteren bir davranıştı bu benim için. Tekinsizlik düşünceleri, yerden alınan şey ve atılan şey bir arada, mekan ve aidiyet kazanında kafamı çorba etmişken adam yerden aldığı çöpü biraz ilerideki konteynere attı ve ilerlemeye devam etti. Bu son hareketin de eklenmesiyle kafamdaki çorbanın çeşnisi tam olduğu sırada adam da düzensiz ilerleyişi ile sokağın sonunda kayboluyordu. Ben de bir yandan beklemeye devam ediyordum.kedi

Pazar, Ekim 08, 2017

Blade Runner 2049


Geçen yazıda bahsetmiştim Blade Runner'ın devam filmi 2049 bende beklenti ile karışık bir heyecan uyandırdı. Sonuç olarak, bu haftasonu gösterime girer girmez filmi seyrettim. Konusu da açılmış olduğu için, filmle ilgili bir iki ufak değerlendirme yapmak istiyorum. Bu paragraftan sonrası bir miktar spoiler içerebilir. Genel görüşümün olumlu olduğu bu yapımı izleme niyetiniz varsa bu sayfaya sonrasında uğramanızı tavsiye ederim. 

Orjinal Blade Runner beğendiğim bir filmdir ama özel bir hayranlık beslemem. Benim için bir Star Wars değildir kısacası. Ama özellikler görsel olarak türüne büyük katkı sağladığının farkındayım. İlk filmin yarattığı bu atmosferi korumak, geliştirmek gibi açılardan Blade Runner 2049 başarılı bir devam filmi olarak değerlendirilebilir bence. Belki filmle ilgili en klişe yorum bu olacak ama "orjinaline sadık kalarak, yeni, canlı bir atmosfer yaratması filmin en büyük başarısı sayılabilir".

Her sahne, plan büyük bir özen ile hazırlanmış. Filmin genel olarak düşük sayılabilecek temposu içinde durağan olan sahneler çoğunlukla bir resmi ya da fotoğrafı andırıyor. Renk ve ışık konusunda da büyük bir özen var. Öyle ki filmin uzunluğunu (163 dakika) da göz önünde bulundurduğumda, küçük de olsa "bir Nuri Bilge Ceylan filmi izliyormuşum" hissi oluştu bende. Aşağıda filmin yönetmeni Denis Villeneuve'ün açıkladığı bir sahnesi var (video dili İngilizce). Sanırım bu monochrome sahne vurgulamaya çalıştığım noktalar için görsel yardımcı olabilir.


Yeni film, yine eskinin kaldığı yerden gerçek-sanal tartışmasını sürdürüyor. Bu tartışmanın klasik formu filmde amirinin K'ye olan ilgisi olarak karşımıza çıkıyor. Esas hikaye olan bir robotun doğurduğu çocuk da bu tartışmanın yeni bir şeklini tanımlıyor. Bunların yanında görsel olarak da bu ikiliğin gösterildiği sahneler var. Bir yapay zeka olan Joi hologramı içinde bir robot olan Mariette'nin yine bir robot olan K ile birlikte olduğu sahne bence özellikle dikkate değer idi. Birbirleri ile senkronize hareket etmeye çalıştıkları sırada, bir Joi'nin, bir Mariette'nin baskın olarak görünmesi ama çoğunlukla ikisinden de hatlar taşıyan bir yüz ile karşılaşmamız, bu ikiliği kelimenin gerçek anlamında göz önüne getirdi. Zaten Joi ile K'nin aşkı da bu gerçek-sanal tartışmanın güzel bir şekilde genişletilmesi idi bence. 

2049 yine orjinal filmin yaptığı gibi durumu göstermek ya da soruları sormanın ötesinde net bir pozisyon almıyor gördüğüm kadarıyla. Deckard'ın köpeğinin organik ya da sentetik olduğunu bilmesi ama önemsemiyor gibi görünmesi bunun bir örneği olabilir. Belki buna da benzer şekilde Deckard'ın, Wallace'ın iddasını "ben neyin gerçek olduğunu biliyorum" diye cevaplaması ve orada kalması da hoşuma giden bir sahne idi.

Filmin Türkiye gösteriminde dağıtım şirketinin uyguladığı otosansür dışında filmle ilgili bahse değer bir memnuniyetsizliğim yok. Muhteşem bir film olduğunu düşünmüyorum ama Blade Runner 2049 özenilerek yapılmış, görsel olarak çok kuvvetli, başarılı bir film olmuş kanaatindeyim. Belki biraz daha hızlı bir temposu olabilirdi ama bu haliyle de 2017'de şu ana kadar seyrettiğim iyi filmlerden biri.kedi

Çarşamba, Ekim 04, 2017

Delinin Yıldızı

(kaynak: @vegamusictr)

Bundan bir önceki yazımda Vega'nın son albümünü yayınlamasından bu yana 11 yıl geçmiş ibaresi vardı. Blogun yazım sıklığı (seyrekliği mi demeliyim acaba) sonucu ona 1 daha eklenmiş oluyor bu yazıda. Ama sayı, bir süre büyümeyecek çünkü geçtiğimiz hafta Vega'nın yeni albümü Delinin Yıldızı yayınlandı.

Grubun bir süredir albüm hazırlığında olduğunu biliyorduk. Daha etkin sosyal medya kullanımı ile şarkı seçimidir, stüdyodur, sonrasıdır derken albümün geldiği görülüyordu. Vega albümü geldiği için bir heyecan oldu ama -sanırım genel umutsuzluğun içinde- kapak önüme gelene kadar hakkettiği beklentiyi yaratamadı/göremedi bende*. 

Ama sonrasında her şey peşi sıra geldi. Albümle ilgili ilk beğendiğim şey kapak tasarımı oldu. Sonrasından gelen her şeye dair yorumlarım da son derece olumlu. Vega'nın karakteristiğini sergileyen bir albüm olmuş bence. Özellikle Hafif Müzik'ten buraya nasıl geldiklerini takip etmek zor değil bana göre. Bunun yanında yeni şeyler denemeye de devam etmişler kanısındayım. Bu açıdan bakıldığında da grubun kendini tekrar ettiği bir albüm değil Delinin Yıldızı. İlk dinleyişlerimde bu denemelerin bazıları yarım kalmış gibi fikir oluşmuştu, bazı parçalar ham bulmuştum. Ancak şu anda, makul bir dinleme süresinden sonra, herhangi bir parça ile ilgili böyle bir düşüncem yok.

Albümden aklımda kalan ilk iki parça Arzuhal ve Man-yak-lar oldu. Man-yak-lar zaten albümün genelinden tarz olarak en ayrık parça. Arzuhal ise albümün şu ana kadar en çok dinlediğim parçası. Bir bölüm olarak da ilk üç parçayı çok sık tekrarlıyorum. İsim-Şehir bir şeklide Hafif Müzik'in son parçası Ankara'yı andırıyor bana. Bu, bir başka Vega parçasını çağrıştırma durumu, hemen her parçada farklı yoğunluklarda var benim için. Dertler İri Kıyım ve Sonunu Söyleme Bana da arada kendimi mırıldanırken bulduğum parçalardan. Ve Tekrar da -yine Ankara gibi- güzel bir kapanış parçası tercihi. Albümde beğenmediğim herhangi bir parça yok sanırım şu anda. 
Bu noktada sizi şöyle alabiliriz:

 

Güzel müzik dinlemek bir konu. Bir başkası ise daha kişisel. Okurun pek iyi bilebileceği üzere özlem ile pek aram yoktur. Fakat bu kadar zaman sonra Vega'yı tekrar duymak çok iyi geldi. Bunun üzerine yakın zamanda Barış Bıçakçı da bir sürpriz yapsa ne güzel olur.kedi

*Öte yandan Blade Runner 2049 ilginç bir şekilde ciddi bir beklenti yarattı bende. Son düzlükte, albümü beğenmemin de bu beklentide küçük bir etkisi olmuş olsa da başka bir konu sanırım bu. O yüzden de burası dipnotta.

Çarşamba, Aralık 28, 2016

Bu blog 10 yaşında (imiş)

Bu blog 8 Nisan 2006 doğumlu. Bahsi geçen tarihte -ilk olmak dışında bir niteliği bulunmayan- şu yazı ile yayına başladı. Sonrasında farklı konularda, farklı karakterlerde 150 tane daha yazı takip etti onu. Dönüp baktığımda, aradan geçen 10 yılın hepsinde en az bir tane paylaşımla da olsa, yıllık tabanda, sürekliğini korumuşum blogun.

İlk 4 yıl daha aktif bir kullanım olmuş. Yukarıda bahsettiğim 151 yazının 120'si bu dönemde yayınlanmış. Zaten, benim hatırladığım kadarıyla, o zamanlar blogosphere ya da Türkçe söylemek gerekirse blogküre ya da blogosfer (siteyi hatırlayan var mı?) de çok canlı idi. Sosyal medyanın bu kadar gelişkin olmadığı bir internet zamanında, paylaşımların ve sosyal etkinliğin anlamlı bir kısmı bloglar üzerinden dönüyordu. Sonrasında herhalde sosyal medya çağı ile paylaşım ve takip kolaylığı gelince kişisel blogların yoğunluğu azaldı. O zamandan beri takip ettiğim pek çok blog susarken, ancak belirli bir uzmanlık alanı olan, özelleşmiş bloglar hayatta kaldı. Yazılardan da rahatlıkla anlaşılacağı üzere belirli bir odağı olmayan biriyim ben, buna bağlı olarak izdüşümüm olarak adlandırdığım sayfanın da belirli bir konusu olmasını beklemek doğru olmaz kanısındayım. Bunun bir uzantısı olarak bu sayfa da daha sessiz bir hal aldı. Öyle ki blogun önemli bir yıl dönümünü bile fark etmedim. Ancak bir başka kişilik özelliğim olan inatçılığın uzantısı olarak da görlebilecek, yukarda belirttiğim yazısız sene geçirmeme ısrarı için bir güncelleme yazmak için sayfaya bakınca fark ettim durumu. Sonrası da gördüğünüz üzere yazı.

Neyse kısmet bugüne imiş diyelim. Bu yazı için 2006 yılı aralığında neler yayınlamışım acaba diye bakarken Vega'nın son albümü Hafif Müzik'in yayınlanmasından bu yana da 11 yıl geçtiğini gördüm. Biraz onu dinledim bu vesileyle.


Bu hikayenin bir kısmını "neden daha az blog yazıyorum" başlığı altında yine burada anlatmaya niyetlenmiştim bir ara, bir yerlerde taslağı olmalı. Zaten ara ara aklıma blogun ismini draft kutusu olarak değiştirmek geliyor.