arama

Yükleniyor...

Pazartesi, Ağustos 24, 2015

"The Martian"

kaynak: Wikipedia
Pek çoğunuz denk gelmişsinizdir, The Martian adında bir bilim kurgu romanı var. Andy Weir adında bir bilgisayar programcısı tarafından yazılan kitap, 2011 yılında yazarı tarafından dijital olarak yayınlanmış. Büyük bir başarıya ulaşınca geçtiğimiz sene başında büyük bir yayınevi tarafından basılı olarak da sunuldu. Aynı dönemde film hakları da büyük bir stüdyo tarafından satın alındı. Geçtiğimiz yıl çok ses getiren ve Emre Aygün tarafından Marslı adı ile Türkçe'ye de çevrilen eserden uyarlanan filmi Ridley Scott yönetecek. Başrolünde Matt Damon'un olduğu ve Sean Bean, Jeff Daniels, Jessica Chastain, Kate Mara gibi tanınmış oyuncuları içeren film Ekim 2015'de gösterime girecek.

Bir süredir okuma listemde olan kitabı, geçtiğimiz günlerde bir boşlukta, bir sebepten okudum. Pek çok olumlu eleştirisini gördüğüm kitap beni hayal kırıklığına uğrattı. Bilim yönü kuvvetli bir kurgu olarak bahsedilen kitapta küçük olmayan bilimsel hatalar var. Bu konudaki tek olumlu yanı Mars yolculuğunda kullanılacağı varsayılan teknolojilerin kitapta yer alması. Ancak bunlarla ilgili teknik detayları bir laf kalabalığı şeklinde tekrar tekrar okurun önüne getirip sıkıcı oluyor. Kitabın kurgusu da herhangi bir değer teşkil etmiyor. Klasik bir bestseller gerilim akışında, sorun çıktı/çözüldü, daha büyük sorun çıktı/çözüldü döngüleri ile ilerliyor. Hemen hemen her seferinde de beklenilen olaylar gerçekleşiyor. Bütün bunların bir araya gelmesi ile epey kötü bir edebi eser sayılabilir The Martian.

Ama buna rağmen NASA gibi kuruluşlar ve bilim insanları bu kitabın promosyonuna ciddi katkı sağladılar. Bu durumu anlıyorum ve yerinde buluyorum. İnsanların ilgisini Mars'a insan gönderme konusuna çeken ve bununla ilgili bir konuda insanlığın gösterdiği çabanın, fedakarlığın sınır(sızlığ)ından bahseden bir eserin gündemde kalması aynı zamanda kendi yararlarına. Bunlar benim de kitap hakkındaki -sınırlı- olumlu görüşümün de başlangıç noktasını teşkil ediyor. 
Uzay ve teknolojileri hakkında pek bir şey bildiğim söylenemez ama Mars'a gözlem aracı göndermek, kuyruklu yıldıza sonda indirmek, güneş sisteminin sınırında görüntü almak gibi gelişmeler beni son derece heyecanlandırıyor. Ay'a insan indirmenin, bir tür olarak en büyük başarılarımızdan biri olduğunu düşünen biri olarak uzay programlarının daha güçlü destek bulması ve daha büyük hedefleri gerçekleştirmesi beni ancak sevindirir. Mars'a insana gönderme konusu son dönemde daha sık gündeme geliyor ve bu gibi eserlerle daha geniş kitlelere ulaşıp, daha uzun süre gündemde kalabilecek. 
MIT Technology Review dergisinin yazı işleri sorumlusu Jason Pontin'in pek beğendiğim TED konuşmasında teknolojinin büyük sorunları çözmesi için sıraladığı gerekliliklerden biri bu süreçle yerine gelecek. (Bir başkası da uzayda özel firmaların her geçen gün artan varlığı ile sağlanacak sanırım ama bunu başka bir yazının konusu yapmak niyetindeyim.)


Son olarak kitabı bitirmeden hemen önce attığım bir twitte belirttiğim görüşümün arkasında olduğumu söylemek istiyorum. Film hakkındaki bilgimiz şimdilik -doğal olarak- büyük ölçüde fragmanlardan oluşuyor. Ancak filmin kadrosu ve kitabın kötülüğü göz önünde bulundurulduğunda, kitabından çok daha başarılı bir uyarlama izleme ihtimalimizin yüksek olduğunu düşünüyorum. Ekimde göreceğiz.kedi

Pazartesi, Haziran 29, 2015

Spotify yazısı


Spotify'ı, Türkiye'de hizmet vermeye başladığı ilk zamanlardan beri etkin bir şekilde kullanıyorum. Çevremdeki pek çok kişi gibi, benim de müzik dinleme alışkanlıklarım üzerinde çok olumlu etkileri oldu. Buraya bakacak -sanırım- herkesin bildiği üzere Spotify, aylık belirli bir ücret karşılığında dev bir müzik arşivine sınırsız erişim sağlama fikri üzerine kurulu bir servis. Spotify'in öncü uygulayıcılarından bir olduğu bu fikir düzenli internet erişimi sayesinde müzik depolama ve dinleme alışkanlıkları temelden değişmiş kitle için çok yerinde bir yenilikti bence. Üyelik sayıları, cirolar ve trendler de bunu doğrular şekilde. Telif sorunu olmaksızın yüz binlerce kayda sürekli erişebiliyor olmak insanların öncelikli tercihi haline geliyor. Bu büyük arşiv erişimi eski ve yeni eserlerde devamlı keşif olanağı da sağlıyor.

Sistemin sağladığı bu dev faydaya rağmen rağmen benim açımdan çok sinir bozucu olabilen özellikleri de var. Bu özellikler büyük ölçüde media oynatıcısında yoğunlaşıyor. Spotify dijital müziğin yeni çağını, ilk çağlarından kalma bir beceriye sahip oynatıcı ile bize taşımaya çalışıyor. Burada benim en çok eksikliğini hissettiğim şey makul bir şu anda çalıyor listesi. Spotify'da bu işlevi yerine getirmeye çalışan bir Queue var ancak çok beceriksiz. Mesela çaldığınız parçaya arama ekranından geldiyseniz genelde sonsuza uzayan Queuelarla karşılaşıyorsunuz. Silmesi sorunlu, pek çok durumda parçaların yerleri değişemiyor, listeyi sıfırlamak gibi bir olanak yok. Bunların winamp'tan bu yana standart özellikler olduğu göz önünde bulundurulduğunda rahatsızlığım daha iyi anlaşılır sanırım. 

Ayrıca albümlerin parça bilgileri (id tagleri) ile ilgili de özellikle klasik müzik eserlerinde sorunlar olabiliyor. Uzun isimleri olan parçaların adlarını tam görebilmek için çoğu zaman kayan bir metnin istediğiniz yere gelmesini beklemek durumunda kalıyorsunuz. Yine benzer bir şekilde çok icracısı olan eserler için listenin tamamını görmek bir sabır meselesine dönebiliyor. Kaldı ki bunlar bilgiler tam olduğunda olan şeyler. Sık rastlanan durumlardan bir tanesi de eksik bilgiler. Bir kayıtta solist belirtilirken şef ve orkestra ilgili herhangi bir bilgi yer almayabiliyor. Benzer şekilde şefsiz orkestra ve orkestrasız şef bilgileri de yaygın. En azından kişisel kütüphaneler için düzenleme seçeneği olmasını beklerdim. Ama bunun ötesinde öneriler ile tag veritabanı bir tür crowdsourcing projesi haline getirilse en güzeli olurdu herhalde. Veritabanına erişimle ilgili Burak Bal'ın da sıkça dile getirdiği bir başka sorun da çeşitli parametrelere göre listeleme yapamama. Mesela bir icracının belirli bir bestecinin eserleri için yaptığı kayıtları listelemenin kolay bir yolu yok. 

Oynatma konusundaki bu sorunların bir kısmı ticari çıkar ile açıklanabilir belki. Çalma listesinin bitmemesi, daha fazla şarkı çalınması şirket için daha büyük bir ciroyu işaret ediyor en nihayetinde. Parça bilgileri ile ilgili sorunun da küçük bir kitleyi ilgilendirdiği varsayılabilir. Ama sistemin sosyal becerilerinin gelişmiş olmamasını bir türlü anlayamıyorum. Yeni nesil internet uygulamalarından biri olarak etkileşimin daha ön planda olmasını beklerdim. Erken zamanlarından bu yana yoğun bir facebook entegrasyonu (bir süre zorunlu idi), site içi mesajlaşma ve şarkı paylaşma gibi özelliklerle bunun emarelerini sunuyor ama bunun ötesine gidemiyor. Mesela yapılan paylaşımlar üzerinden etkileşime (beğeni, yorum yazma, vb.) gidilemiyor. Bunun da keşfet (discover) seçeneğinde öneriler oluşturan sistemin eğitilmesinde güçsüzlük yarattığı düşüncesindeyim. Sanırım bu ve benzeri boşluklar makul bir pazar da oluşturuyor ki öleyazmış Last.fm, Spotify ve YouTube üzerinden müzik oynatma özelliği ile bir sosyal müzik çalar olarak geri dönecek gibi.  

Ama Spotify sınırsız müzik erişimini temel olarak o kadar iyi sağlıyor ki epey geri/kötü olan bu çeşitli özelliklerine rağmen çok sağlam bir pozisyona gelebildi. Bu açıdan ben kendisini çokça WhatsApp isimli mesajlaşma uygulamasına benzetiyorum. O da tek bir işlevi (telefon üzerinden mesajla iletişim) yaygın ve başarılı bir şekilde getirmek dışında herhangi bir özelliği olmayan bir servisti. Süreç içinde muadillerinde sıradan hale gelen PC/web desteği, sesli ve görüntülü konuşma, gelişmiş multimedia desteği gibi özellikleri yakın bir zamana kadar gündeme dahi getirmemiş olmasına rağmen, dev bir kullanıcı kitlesinin vazgeçilmezi oldu ve olmaya devam ediyor. Tabii WhatsApp için etkisi çok büyük olan pazara önce girme avantajı Spotify için çok geçerli bir durum değil. Bir mesajlaşma programında mesajlaşacağınız kişilerin de aynı uygulamayı kullanması önemli olabilirken, streaming müzik servislerinde veri tabanı hemen her servis için (özellikle kullanıcıların büyük bölümü için) üç aşağı beş yukarı aynı. Bu noktada rekabet artıkça (Spotify'ın uzun süreli rakibi Deezer, kısa zaman önce büyük bir gürültü ile çıkan Tidal, bugün yayına başlayacak olan Apple Music, yakında gelecek olan YouTube Music Key ve bunların yanında -bugün haberdar olduğum- Composed gibi tematik girişimler ile pazarın şu aralar çok canlı olduğunu söyleyebiliriz kanımca) kullanıcı deneyiminde fark yaratacak özellikler daha ön plana çıkacaktır. Spotify'ın geçtiğimiz ay duyurduğu koşu temposuna göre çalma listeleri oluşturma özelliği gibi şeyleri daha sık görebiliriz.

Son olarak pek çok kez belirttiğim podcast desteği beklentisine de değineyim. Bir süredir gündemde olan bir konuydu. Uygulamanın yeni sürümlerinden birinin kaynak kodunda rastlandığından beri "ha geldi ha geliyor" şeklinde bir bekleyiş söz konusu idi. Yaklaşık bir ay kadar önce de duyurusu yapıldı. Ama hala kullanma olanağımız olmadı. Benim konu ile ilgili isteğim neredeyse tüm audio aktivitemi tek servise indirmek. Fakat oynatma konusundaki beceriksizliklerini podcast gibi çeşitli aralıklarla yayınlanan, düzgün takip ve listeleme gerektirebilecek bir audio türünde de sürdürecek olursa bu durum mümkün olmayabilir. Podcast ile birlikte video desteği de geleceği için oynatıcıda çeşitli (olumlu) değişiklikler de olabilir. Şu anda konu ile ilgili bilgimiz kısıtlı olduğu için bekleyip göreceğiz. O zamana kadar karışık listeyi güncellemeye ve shuffle modunda dinlemeye devam.

kedi

Perşembe, Haziran 25, 2015

The Newsroom üzerine birkaç söz

Bu yazı çok ciddi seviyede spoiler içerir. Eğer diziyi izlemediyseniz, 25 saat sonra, diziyi bitirdiğinizde geri dönmek üzere sayfayı kapatmanızı tavsiye ederim. Ayrıca yazı boyunca sunulan tüm bağlantı, alıntı ve videolar İngilizce'dir, bilginize sunarım.


Yakın çevremdeki herkes The Newsroom isimli dizinin ne kadar güzel olduğunu sürekli belirtmemden illallah etmiştir herhalde. Etmeyenler varsa, onlar da diziyi en az benim kadar beğenmişlerdir. Şimdi, dizinin tamamlanması ardından bir süre geçtikten sonra bir yazı ile bu beğenimi bir kez daha yüksek sesle dile getirme niyetindeyim. 


Yazıya, dizi ile ilgili olumsuza yakınsayabilecek yorumlarımı paylaşarak başlamak istiyorum.

Dizinin o meşhur açılış sahnesindeki durum analizi bazıları için tersini işaret etmiş olabilir ama seride çok ciddi bir Amerika övgüsü var. Bu durum tüm diziye yayılmış olasa da 5/1 ve Election Night bölümlerinde neredeyse maddeleşiyor. Sebebi bir ülke gerçeği olarak aşırı ulusal gurur ve vatanseverlik midir yoksa söyledikleri ağır sözleri bir şekilde yumuşatma çabası mıdır, bilmiyorum.

Göze batacak bir ikinci konu ise fazlasıyla teatral sahnelerin varlığı. Dizinin tamamında yan karakterlerinkiler dahil pek çok sahne epey abartılı. Dolu dolu yazılmış metinlerle hemen her an biri nutuk çekmeye başlayabiliyor. Ama bu abartılı sahnelerden birini özellikle belirtmek gerekirse, 2. sezonun 7. bölümü Red Team III'nin sonunda Leona Lansing'in "get it back" diye bağırarak nihayetlendirdiği sahneyi seçerim.

Son olarak dizi fazlası ile romantik bir duruşa sahip. Habercilik kurumuna bakışta realizmden uzaklaşıp masal diyarlarında geziniyor çoğunlukla. Haberciliğin salt bir kamu hizmeti olarak tanımlanması ve çağrıya kulak veren değerli insanlar tarafından tam bir özveri ile gerçekleştirilmesi söz konusu. Olayı başta bu şekilde görmeyen karakterler için bile süreç içinde doğru yolu bulma hikayeleri anlatılıyor. Demokrasilerde seçmeni bilgilendirmek adına yapılan bir kamu hizmeti olarak tanımlandığında, haberciliğin ne kadar övgüye de açıldığını tahmin edebiliyorsunuzdur. Dizi boyunca bu yüceltmeyi de net bir şekilde görüyoruz.

Yalnız bu noktada unutulmaması gereken bir noktada dizinin bu konuda bize yalan söylemediği. Son iki maddede olduğu gibi gerçeklikten uzaklaştığı noktaların farkında ve bunları bize pek çok kez Don Quijote ve Kral Arthur gibi öykülere referans vererek hatırlatıyor.


Bunlardan sonra bir miktar dizinin akışı üzerinden gidebiliriz. Yukarıdaki ikazımı görmeyenler ya da ciddiye almayanlar için tekrar belirtmek istiyorum ki yazının bu noktasından sonra epey büyük spoilerlar bulunacaktır. Eğer daha izlemediyseniz yazıyı okuyup diziyi heba etmeyin bence.

I, Sezon

Dizinin tamamı hakkında pek bir fikri olmayan pek çok kişi bile en azından açılış sahnesine denk gelmiştir, bu sahneyi biliyordur. Burada benim ilgimi çeken bir nokta, moderatörün ısrarının malum patlamanın, yani diziyi başlatacak olayın fitilini ateşliyor olması. Anchorun pozisyon almasının önemi üzerine inşa edilen olayların tartışmayı yönlendiren kişinin aldığı pozisyon sonucunda başlaması güzel giriş bence.
Takip eden bölümlerde Will'in MacKenzie'yi ve önerdiği değişimi kabullenmesi süreci sergileniyor. Bu açıdan sezonun 3. bölümü olan The 112th Congress'in açılışındaki özür sahnesi önemli. Okuna metin de güzelce. Charlie'nin başını çektiği MacKenzie ile stüdyoya bulaşan ve Will'in dahil olmasıyla yükselişe geçen moral değerlerin (şövalyelik ruhunun) tüm stüdyoyu ele geçirdiğini sezonun dördüncü bölümü I'll Try to Fix You'nun sonunda Coldplay'in aynı sözlere sahip şarkısı eşliğinde nihayet Don'un da taraf alması ile görüyoruz.
Bunun peşinden yeniden şekillenen (News Night 2.0) yayın anlayışının Tea Party çılgınlığına odaklanması geliyor. Şirket yönetimi, rahatsız olduğu bu yeni yayın anlayışını ve sert eleştirel yayınları engellemek için -dizinin kendi içinde doğrudan referans da verdiği gibi- News of the World olayı* tarzı ile telefon hackleme eylemi ile haber stüdyosunu tehdit ediyor. 
Bu gergin ortamın bir şekilde çözüme kavuştuğu The Greater Fool isimli final bölümünde kilit an ise The Who'dan Baba O'Riley çalması sanırım. Bunun ile başlayan tırmanış American Taliban adlandırması ile bölüm sonunda zirveye ulaşıyor. House MD'den sonra bir kez daha kilit bir noktada çalındığına tanıklık ettikten sonra bu şarkıya karşı çok seçici olacağım sanırım.

II. Sezon

Sezon yanlış haber yapmak teması üzerinden işliyor. Ama bana sorulursa sorumluluk almak konusu daha genel bir şekilde sezonun sınırlarını çiziyor.
Yapılan yanlış haberde Operation Genoa isimli gizli bir askeri kurtarma operasyonunda Amerikalılar tarafından bir kimyasal silah olan sarin gazının kullanıldığı iddiasında bulunuluyor. Buradaki kurgu gerçek bir olaydan alınmış. CNN ve Time 1998 tarihli ortak haberlerinde Vietnam Savaşı'ndaki Operation Tailwind isimli baskında sarin gazı kullanıldığını iddia etmiş. Sonrasında gerçek olamayan haberi çekmek ve ilgilileri kovmak zorunda kalmışlar. Dizide de ekibe geçici bir süreliğine dahil olan bir çalışanın manipülasyonu ile hazırlanan gerçek dışı bir haberin sunulması ve sonrasında bir şekilde haberdeki hatanın fark edilip geri çekilmesi önemli yer tutuyor.
Bu sezonu diğer sezonlardan ayıran en önemli özellik kurgusunun başarısı bence. Haberi yapma süreçlerini ve buradaki hatalarını savunmalarını yapacak avukatlarla yapılan görüşmeler halinde anlatmaları güzel bir sunum. Bölümler süreklilik ve büyük bir bütünlük gösteriyor. Burada benim açımdan öne çıkan bir sahne yine Red Team III'de Will'in Martin Luther King, Franklin D. Roosevelt ve Challenger Uzay Mekiği ile ilgili tarihi tesadüfleri sıralaması idi.
Avukatların hikayeyi dinlediği bölümlerden sonra final olarak, iki bölümlük sinirlerin çok gergin olduğu bir seçim yayını geliyor. Yanlış haber ile ilgili Herkesin, ahlaki açıdan uygun olduğu önerilen pozisyonları alması ile rahatlayan ortamda Will&MacKenzie ilişkisinin evliliğe doğru ilerleyeceği bilgisi ile mutlu bir son yapıyoruz.

III. Sezon

Üçüncü sezon Boston Maratonu bombalaması olayı üzerinden vatandaş haberciliği tartışması ile başlıyor. İlk iki sezonda Lansing Ailesi ve özellikle Reese karakteri ile anlatılan sermaye ilişkisi farklı şekillerle daha da ön plana geliyor. Dizinin finalinde de belirleyici olacak bu olayın yanında, Wikileaks ve Snowden dosyalarını andırır şekilde devlet içinden sızdırılmış gizlilik derecesi olan belgeler üzerine gelişen devlet ve habercilik ilişkisi var. Ayrıca bunlara paralel olarak özellikle artan dijital araçların varlığında haberciliğin değişimi ile ilgili bir duruş da alıyor. Bu açıdan Neal Sampat karakterinin hikayenin merkezine yaklaşması önemli. Bahsettiğim yaklaşma final bölümündeki you embarrass me diyaloğu ile zirveye ulaşıyor sanırım. Nihayetinde ise bir dizinin sunabileceği kadar iyi bir son bölüm ile seriye nokta konuluyor.


Sezonlar ilerledikçe kısalan ve daha az spoiler vermeye çalışan bu bölümden sonra dizi ile ilgili düştüğüm irili ufaklı bir dizi notu sıralayarak yazıyı toplamak istiyorum.

-Dizinin en beğendiğim bölümü birinci sezonun altıncı bölümü olan Bullies idi. Bu bölümde özellikle Will'in Sutton Hall ile olan diyaloğu çok etkileyici bir sahne idi. Peşinden üçüncü sezonun beşinci mi altıncı mi bölümü gelmeli kararsızım ama ilk üçü bu şekilde belirleyebiliriz.

-Dizi boyunca kahramanları ilgilendiren 5 tane ölüm olayı gerçekleşiyor. Will'in babası ve Charlie kalp krizinden ölüyorlar. Charlie'nin yaşı ve Will ile olan ilişkisi düşünüldüğünde, babası ile aynı şekilde ölmüş olması ilgi çekici. İki ölümde de Will'in ulaşılamaz durumda olması ise bir başka benzerlik. Diğer ölümlerden ikisi intihar ve ikisi de stüdyoya devlet içinden, gizliliği olan bilgiler taşıyan kişiler (2. sezonda Solomon Hancock ve 3. sezonda Lilly Hart). Ayrıca ikisinin de taşıdıkları bilgilerin haberleştirilmemesini takiben intihar etmeleri de yine ilgi çekici bir detay kanımca. Son ölüm, -Maggie Jordan'ın hikayesinde en büyük değişimi getiren, Afrika'daki- Daniel'in ölümü ise, silahla vurulma (S02E04: Unintended Consequences) ve Maggie'nin değişimi gibi benzersiz.

-Dizide herkesin mesleğine ve kanalına duyduğundan başka üç tane aşk ilişkisi var. En önde olanı tabii ki Will&MacKenzie ilişkisi. Dizinin ilk sezonunda birlikte gördüğümüz Don&Maggie çiftinin tarafları ise yine bu sezonda işaret edildiği gibi Don&Sloan ve Jim&Maggie çiftlerine dönüşüyorlar. Bu dönüşümler sırası ile ikinci ve üçüncü sezonların sonlarında gerçekleşiyor ve özellikle Jim ve Maggie ikilisi o noktaya epeyce uzun bir yoldan varıyorlar. Dizi içinde kurulduğunu gördüğümüz bu iki ilişki için, yine sırasıyla aşağıdaki diyalogları bahsedilmeye değer buluyorum:
D: Why are you single?
S: A lot of men are intimidated by my intelligence.
D: No, seriously?
S: Because you never asked me out.
(S01E10: The Greater Fool)

M: Have you had a lot of long-distance relationship? J: Yes. M: Have any of them worked? J: No. M: Then why is this going to be different?J: I wasn't in love with them.
(S03E06: What Kind of Day Has It Been)


-Bir de Will ile MacKenzie arasında ilk bölümün ortalarında geçen şu diyalogdan bahsetmeden edemeyeceğim:
W: Social scientists have concluded that the country is more polarized now than at any time since the civil war… the… civil… war.
M: Yes, people choose the news they want now…
W: People choose the facts the want now, so what you’ve just described is impossible.
M: Only if you belive that an overwhelming majority of Americans are preternaturally stupid.
W: I do.
M: I don’t and if you let me, I can prove it.

-Konulardan bağımsız olarak karakterler hakkında da birer söz söylemek gerekirse:
  • Charlie Skinner ile her işi yaparım.
  • Bana göre seri bitiminde en parlatılan karakter Don idi. Karakterin son sezon (özellikle 5. bölüm, Oh Shenandoah) performansı göz önünde bulundurulduğunda kesinlikle haklı bir eylem.
  • Sloan özellikle insanlıkla yakınlaşmadığı noktalar ile çok eğlenceli bir karakter idi.
  • Dizi boyunca iki karakterden net bir şekilde tiksindim. Jerry Dontana ve Hallie. Jerry Dontana dava noktasına kadar tutkularını kovalamak adına hata yapan bir insan olarak kabul edilebilirdi. Kovulduğu asansör konuşmasında "avukatımla konuşmadan daha fazla bir şey söylememeliyim" dediği noktadan itibaren kötü bir insan konumuna geçti sanırım. Ama durumu netleştiren, bir tuzak olarak Don'dan referans istemesi ve neticesinde ikinci davayı açması oldu sanırım. Hallie'nin ise baştan itibaren rahatsız edici bir bencilliği vardı. Romney otobüsünde Jim ile birlikte itiraz etmesi tek olumlu hareketiydi sanırım. Ondan gayrısı fiyasko.
  • Öne çıkan karakterler arasından MacKenzie, Don ve Jim daha gerçek karakterler. Uzmanlık alanları dışındaki beceriksizlikleri, bilgisizlikleri, sakarlıkları ve hataları onları daha gerçek kılıyor. Will ve Charlie ise daha kusursuz karakterler. Mesela 2. sezonun ilk bölümü olan First Thing We Do, Let's Kill All the Lawyers'ın hemen başında Will, karşısında oturan avukatın klavye üzerindeki parmaklarından Genoa yerine Geneva yazdığını fark edebiliyor. Tabii bunu seçebilen birisinin videodaki montajı fark edememesi de göze batıyor. Yukarıdaki üçlüden bu ikiliye daha yakın duran ise Don kanımca.


Son olarak, diziden yukarıda bahsettiğim bazı sahneleri de kapsayan bir derleme de sunmak istiyorum. Aslında bu yazı, iskeleti ilk oluşturulduğu sırada yayınlanabilseydi daha geniş bir seçki sunacaktı. Ancak aradan geçen zamanda HBO dizinin resmi YouTube kanalını kapattı ve hazırlamış olduğum playlist de büyük ölçüde yok oldu. Mümkün olduğu kadar onarmaya çalıştığım hali şöyle:


Bu yazıyı bitirdiğime göre, uzun zamandır kitaplığımda bekleyen Don Quijote kopyasına nihayet yöneleceğim sanırım.kedi

Çarşamba, Haziran 17, 2015

Haziran 2015

-Haziran ayı yarılandığı halde, yağışlar düzensiz ama belirgin bir halde devam ediyor. O yüzden, bir süredir işsiz olmam neticesinde her gün boş olduğum halde, istediğim gibi bisiklet süremiyorum. Hatta çoğu zaman koşamıyorum bile. Bu durumda ben de daha yoğun bir dinleme ve izleme faaliyeti içine girdim. Yalnız, okumayı istediğim seviyeye çekemedim, sebebini merak ediyorum.

-Yukarıda bahsettiğim dinleme faaliyetinin önemli ağırlığını podcastler çekiyor. Bu noktada, geçtiğimiz aylarda yazdığım Podcast yazısına ek olarak birkaç yayından daha bahsetmek istiyorum:

Desert Island Discs
Adının da çağrıştıracağı üzere, konuklarına ıssız bir adaya düşmeleri durumunda yanlarına almak isteyecekleri 8 parçayı soran bir radyo programı. Konuk şarkıları listelerken arada güzel bir söyleşi de gerçekleşiyor. Adaya götürmek isteyecekleri bir kitabın, bir lüks objesinin ve bu 8 parçadan vazgeçilmez olanının da sorulması ile söyleşi sonlanıyor. Çok yakın zamanda haberdar oldum programdan. Bradley Wiggins'in saat rekoru denemesinden önce MTBTR'nin hazırladığı detaylı incelemede dikkatimi çekti. 1942'den bu yana devam eden epey eski bir programmış. İlkinin yayın hayatı 43 yıl süren üç sunucudan sonra, 2006'dan bu yana Kirsty Young tarafından sunuluyormuş. Ama dijital ortama taşınması görece yeni bir tarihte, 2009 sonunda gerçekleşmiş. Gözümden kaçmış olmasını buna bağlıyorum. Programı takibe başladıktan sonra yakın tarihlilerden başlamak üzere arşivine hızlıca bir göz attım ve Jimmy Wales, Ken Robinson, Malcom Gladwell, Rowan WilliamsDaniel Kahneman, Brian Cox, Brian EnoLilly AllenMorrisseyRoger WatersJacqueline Du PreDustin Hoffman, Mark Gatiss, Michael CaineHugh Laurie gibi çok baskın isimlerden oluşan bir kısa liste yaptım. Daha fazlasını isteyenler için de araştırma yaparken karşılaştığım şu The Telegraph yazısını paylaşayım.

Freakonomics
Adının çağrıştırdığı gibi ilginç konulara ekonomist bakış açısı ile yaklaşan bir podcast. Programın alt başlığı ilgi alanlarını, her şeyin gizli tarafı olarak tanımlıyor. Sayfalarındaki açıklama kısmında da belirttikleri üzere aylık 5 milyonu aşan indirilme sayıları ile dünyanın en popüler podcastlerinden biri. Sitelerinde ayrıca bir blog ve aynı eksende yayımladıkları kitapların bilgileri de bulunuyor.


Radiolab
Her bölümünde olabildiğince ilgi çekici bir konuyu gündeme getirmeye çalışan bir yayın. Bir süredir takip listemde olamasına rağmen çok sık dinlediğim bir program değildi ama geçtiğimiz haftalarda yayınladıkları bir bölüm ile dimağımı genişletti. Uzunca bir süreden beri beni sanırım en heyecanlandıran bilgiyi, Amerika'nın 2. Dünya Savaşı'nda ana karasında esir kampları işlettiği ve bu kamplarda yüz binlerce Alman savaş esiri tutulduğu bilgisini, bu program sayesinde öğrendim. Bu yüzden kendimi borçlu hissediyor ve reklamlarını yapmadan geçemiyorum.

Şeytan Arabası
Bir bisiklet podcasti daha. Yalnız bu seferki hem görece uzun bir süredir düzenli bir şekilde yayınlanıyor, hem de bisiklete sadece spor yönünden bakmıyor. Kendileri programı "bisiklet üzerine, hey yönü ile bisiklet" şeklinde tanımlıyorlar. Program Açık Radyo'da yayınlanıyor ve Esra Ertan, Aydan Çelik ikilisi tarafından hazırlanıp, sunuluyor. Ben doğrudan Soundcloud üzerinden takip ettiğim için bağlantı adresi olarak bunu paylaştım. Ayrıca, programların ve notlarının paylaşıldığı bir de blog adresi mevcut.

-Son iki haftadır Selçuk Aydemir'e epey sardım. Her şey, kitabı rafta beklerken bir dizi İşler Güçler ve Üsküdar'a Giderken videosu izlememle başladı. Sonrasında Mahalleden Arkadaşlar isimli kitabı daha fazla ertelemeden okuyayım dedim. O sırada Üsküdar'a Giderken'i de tekrar, baştan sona düzenli bir şekilde izleyeyim dedim. Kitap bitti. Dizi bitmek üzere. Arada İşler Güçler videolarına bakmaya da devam.

Selçuk Aydemir, Mahalleden Arkadaşlar, İstanbul: Sayfa6 Yayınları, 2015
Burada şu notları düşmekte de fayda var sanırım:
  • Kitabın edebi olarak pek bir iddiası yoktur herhalde. Zaten pek düzgün bir yayınevinden (ya da yayın serisinden mi demeliyim) çıkmadığı için hataları bol bir kitap. Ancak Selçuk Aydemir'in, beni çok eğlendiren anlatımını ve hikayelerini sunduğu için ben beğendim eseri.
  • Dizilerle ilgili olarak da durumda bir değişiklik yok.
    Üsküdar'a Giderken > İşler Güçler > Kardeş Payı.
-Silicon Valley adlı dizi bu hafta başından ikinci sezonunu bitirdi.
Burayı okuyan hemen herkesin bileceği üzere, güncel işsizlik durumumdan hemen önce ben de bir tür start-upta çalışıyordum. Bu süreçte çeşitli teknoloji geliştirme alanlarında bulundum ve bu sektörde çalışan insanlarla iletişim kurdum. Dizi bu yüzden ilgi çekici geliyor olabilir bana. İçinde iken, "ekosistem" şemsiyesi altında dalga geçtiğimiz noktalar üzerine kurulu bir komedi dizisi izlemek güzel geliyor herhalde. Neyse 3. sezonun da olacağı kesinleşmiş, en azından bir sezon daha eğlenirim.

-Son olarak yakın zamanda pek çok kişiye önerdiğim ve zevklerine saygı duyduğum kişiler tarafından beğenilmesi ile mutlu olduğum Andrew Marr's History of the World isimli belgeselden bahsedeyim. İlk kez 2012 yılında yayınlanan belgesel bir BBC yapımı. 8 bölümde insanlık tarihin, Afrika'dan yayılmasından 21.yy'a kadar geçen yaklaşık 70.000 yıllık bölümüne hızlı bir bakış atılıyor. Konu seçimleri, dramatik kurgusu ve sunumu ile bence başarılı bir tarih belgeseli, tavsiye ederim.kedi

Pazartesi, Mart 02, 2015

Yaşar Kemal'in ardından

kaynak: Atlas Dergisi
Benim için Türkçe'nin hayattaki en büyük yazarı olagelen Yaşar Kemal, dün ölümü ile bu durumu değiştirdi. Bir süre de olsa aynı anda dünyada bulunduğum için sanırım hep mutluluk duyacağım bir kişi olacak kendisi. Onun ile tanışabilmiş olmayı da çok isterdim. Bu samimiyeti yakıştırmamdaki büyük etken kullandığı dile ve anlattığı konulara duyduğum yakınlık olmalı. Benim de doğup büyüdüğüm topraklardan çıkan iki büyük romancı Kemal'in ikisinin de yazdıklarına büyük yakınlık duymuşumdur. Ama dağın ve dahi öte yüzünün hikayesini de anlatan Yaşar Kemal'in yeri hep başka olacak.

Buna rağmen bugüne kadar yazdığı her şeyi okumamış olmam da benim utancımdır. İnce Memed hakkında benim de bir şey söylememe, eklememe gerek yok zaten. Görece yakın zamanda okuduğum Dağın Öte Yüzü üçlemesi de beni en çok etkileyen eserler listesinde kendine sağlam bir yer edindi. Meşhur eserlerini bir kenara koyarsak 2011 yılında yayımlanan Röportaj Yazarlığında 60 Yıl isimli eseri de tavsiye ederim, kitaplığımın en özel eserlerinden birisidir.