arama

Sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazar, Mayıs 27, 2018

İşe Yarar Bir Şey


Dün nihayet "İşe Yarar Bir Şey"in DVD'sini aldım. Hemen sonrasında bir kere daha izledim filmi. Bu yazıyı yazarken de arka planda filmden sahneler dönüyor.

Daha önce farklı yerlerde de yüksek sesle söylemiştim; İşe Yarar Bir Şey, benim için bu sezonun en etkileyici filmi idi. Spoiler içerir şekilde irdelemek istemiyorum ama tren yolculuğu (yemekli vagon), Yavuz'un Leyla'la (ve Canan'la) konuşmaları, çello hocasının hikayeyi ve müziği bir arada tutan varlığı, lise buluşması ve diğer tüm sahne ve temaları ile hem bir bütün olarak, hem de parça parça çok memnun kaldığım, keyfettiğim bir film olduğunu belirtmeliyim.  

Pelin Esmer benim için ilgi çekici bir yönetmen. Hem 11'e 10 Kala hem de Gözetleme Kulesi izlediğim dönemde benim için heyecan uyandıran filmler oldular. Barış Bıçakçı da eserlerine ve genç yaşta kaybının üzüntüsünü hep yaşayacağımızı tahmin ettiğim Seyfi Teoman'ın muazzam bir şekilde uyarladığı Bizim Büyük Çaresizliğimiz ile sinemadaki varlığına hayranlık duyduğum bir yazar -malum. Belki hayranlığımı burada belirgin bir şekilde göstermemiş olabilirim ama filmi çekilen eserinin adı ile -bu ilginin nüvesini de içeren- bir yazı yazmışlığım var. Bu durumda Pelin Esmer ve Barış Bıçakçı'nın birlikte bir senaryo hazırladıklarını duyunca nasıl bir tepki verdiğimi kestirmek zor değil. Sonuç da yüksek beklentiler ile izlemiş olduğum halde beni son derece memnun eden bir film oldu, ellerine sağlık.

Filmde senaryo, yönetmenlik ve teknik konulardaki uygulamalarla birlikte oyunculuklar da genel olarak başarılıydı bence. Herkes üzerine düşen kısmın üstesinden son derece iyi gelmiş. Gösterişten uzak, sade ve temiz bir şekilde oynamışlar. Ama içlerinden Başak Köklükaya'yı anmadan bu yazıyı bitiremeyeceğim. Leyla rolü için ne güzel bir tercih olmuş dedim filmi izlerken. Ya da canlandırdığı karakter o kadar kafama yattı ki anlatılan hikayeyi başka türlü, başka bir karakter ile düşünemedim. Her iki durumda da başarısını teslim etmek istiyorum.

Özetle -yine özel durumdan dolayı beni pek çoklarından daha çok etkilemiş olabilir ama- izlemediyseniz, izlemenizi tavsiye edeceğim bir film İşe Yarar Bir Şey.

Bonus: Aşağıda Ankara'daki bir gösterimden sonra yönetmen Pelin Esmer ile başrollerden Yiğit Özşener'in katıldığı söyleşiden bir parça bulabilirsiniz.



.kedi

Pazar, Ekim 08, 2017

Blade Runner 2049


Geçen yazıda bahsetmiştim Blade Runner'ın devam filmi 2049 bende beklenti ile karışık bir heyecan uyandırdı. Sonuç olarak, bu haftasonu gösterime girer girmez filmi seyrettim. Konusu da açılmış olduğu için, filmle ilgili bir iki ufak değerlendirme yapmak istiyorum. Bu paragraftan sonrası bir miktar spoiler içerebilir. Genel görüşümün olumlu olduğu bu yapımı izleme niyetiniz varsa bu sayfaya sonrasında uğramanızı tavsiye ederim. 

Orjinal Blade Runner beğendiğim bir filmdir ama özel bir hayranlık beslemem. Benim için bir Star Wars değildir kısacası. Ama özellikler görsel olarak türüne büyük katkı sağladığının farkındayım. İlk filmin yarattığı bu atmosferi korumak, geliştirmek gibi açılardan Blade Runner 2049 başarılı bir devam filmi olarak değerlendirilebilir bence. Belki filmle ilgili en klişe yorum bu olacak ama "orjinaline sadık kalarak, yeni, canlı bir atmosfer yaratması filmin en büyük başarısı sayılabilir".

Her sahne, plan büyük bir özen ile hazırlanmış. Filmin genel olarak düşük sayılabilecek temposu içinde durağan olan sahneler çoğunlukla bir resmi ya da fotoğrafı andırıyor. Renk ve ışık konusunda da büyük bir özen var. Öyle ki filmin uzunluğunu (163 dakika) da göz önünde bulundurduğumda, küçük de olsa "bir Nuri Bilge Ceylan filmi izliyormuşum" hissi oluştu bende. Aşağıda filmin yönetmeni Denis Villeneuve'ün açıkladığı bir sahnesi var (video dili İngilizce). Sanırım bu monochrome sahne vurgulamaya çalıştığım noktalar için görsel yardımcı olabilir.


Yeni film, yine eskinin kaldığı yerden gerçek-sanal tartışmasını sürdürüyor. Bu tartışmanın klasik formu filmde amirinin K'ye olan ilgisi olarak karşımıza çıkıyor. Esas hikaye olan bir robotun doğurduğu çocuk da bu tartışmanın yeni bir şeklini tanımlıyor. Bunların yanında görsel olarak da bu ikiliğin gösterildiği sahneler var. Bir yapay zeka olan Joi hologramı içinde bir robot olan Mariette'nin yine bir robot olan K ile birlikte olduğu sahne bence özellikle dikkate değer idi. Birbirleri ile senkronize hareket etmeye çalıştıkları sırada, bir Joi'nin, bir Mariette'nin baskın olarak görünmesi ama çoğunlukla ikisinden de hatlar taşıyan bir yüz ile karşılaşmamız, bu ikiliği kelimenin gerçek anlamında göz önüne getirdi. Zaten Joi ile K'nin aşkı da bu gerçek-sanal tartışmanın güzel bir şekilde genişletilmesi idi bence. 

2049 yine orjinal filmin yaptığı gibi durumu göstermek ya da soruları sormanın ötesinde net bir pozisyon almıyor gördüğüm kadarıyla. Deckard'ın köpeğinin organik ya da sentetik olduğunu bilmesi ama önemsemiyor gibi görünmesi bunun bir örneği olabilir. Belki buna da benzer şekilde Deckard'ın, Wallace'ın iddasını "ben neyin gerçek olduğunu biliyorum" diye cevaplaması ve orada kalması da hoşuma giden bir sahne idi.

Filmin Türkiye gösteriminde dağıtım şirketinin uyguladığı otosansür dışında filmle ilgili bahse değer bir memnuniyetsizliğim yok. Muhteşem bir film olduğunu düşünmüyorum ama Blade Runner 2049 özenilerek yapılmış, görsel olarak çok kuvvetli, başarılı bir film olmuş kanaatindeyim. Belki biraz daha hızlı bir temposu olabilirdi ama bu haliyle de 2017'de şu ana kadar seyrettiğim iyi filmlerden biri.kedi

Pazartesi, Ağustos 24, 2015

"The Martian"

kaynak: Wikipedia
Pek çoğunuz denk gelmişsinizdir, The Martian adında bir bilim kurgu romanı var. Andy Weir adında bir bilgisayar programcısı tarafından yazılan kitap, 2011 yılında yazarı tarafından dijital olarak yayınlanmış. Büyük bir başarıya ulaşınca geçtiğimiz sene başında büyük bir yayınevi tarafından basılı olarak da sunuldu. Aynı dönemde film hakları da büyük bir stüdyo tarafından satın alındı. Geçtiğimiz yıl çok ses getiren ve Emre Aygün tarafından Marslı adı ile Türkçe'ye de çevrilen eserden uyarlanan filmi Ridley Scott yönetecek. Başrolünde Matt Damon'un olduğu ve Sean Bean, Jeff Daniels, Jessica Chastain, Kate Mara gibi tanınmış oyuncuları içeren film Ekim 2015'de gösterime girecek.

Bir süredir okuma listemde olan kitabı, geçtiğimiz günlerde bir boşlukta, bir sebepten okudum. Pek çok olumlu eleştirisini gördüğüm kitap beni hayal kırıklığına uğrattı. Bilim yönü kuvvetli bir kurgu olarak bahsedilen kitapta küçük olmayan bilimsel hatalar var. Bu konudaki tek olumlu yanı Mars yolculuğunda kullanılacağı varsayılan teknolojilerin kitapta yer alması. Ancak bunlarla ilgili teknik detayları bir laf kalabalığı şeklinde tekrar tekrar okurun önüne getirip sıkıcı oluyor. Kitabın kurgusu da herhangi bir değer teşkil etmiyor. Klasik bir bestseller gerilim akışında, sorun çıktı/çözüldü, daha büyük sorun çıktı/çözüldü döngüleri ile ilerliyor. Hemen hemen her seferinde de beklenilen olaylar gerçekleşiyor. Bütün bunların bir araya gelmesi ile epey kötü bir edebi eser sayılabilir The Martian.

Ama buna rağmen NASA gibi kuruluşlar ve bilim insanları bu kitabın promosyonuna ciddi katkı sağladılar. Bu durumu anlıyorum ve yerinde buluyorum. İnsanların ilgisini Mars'a insan gönderme konusuna çeken ve bununla ilgili bir konuda insanlığın gösterdiği çabanın, fedakarlığın sınır(sızlığ)ından bahseden bir eserin gündemde kalması aynı zamanda kendi yararlarına. Bunlar benim de kitap hakkındaki -sınırlı- olumlu görüşümün de başlangıç noktasını teşkil ediyor. 
Uzay ve teknolojileri hakkında pek bir şey bildiğim söylenemez ama Mars'a gözlem aracı göndermek, kuyruklu yıldıza sonda indirmek, güneş sisteminin sınırında görüntü almak gibi gelişmeler beni son derece heyecanlandırıyor. Ay'a insan indirmenin, bir tür olarak en büyük başarılarımızdan biri olduğunu düşünen biri olarak uzay programlarının daha güçlü destek bulması ve daha büyük hedefleri gerçekleştirmesi beni ancak sevindirir. Mars'a insana gönderme konusu son dönemde daha sık gündeme geliyor ve bu gibi eserlerle daha geniş kitlelere ulaşıp, daha uzun süre gündemde kalabilecek. 
MIT Technology Review dergisinin yazı işleri sorumlusu Jason Pontin'in pek beğendiğim TED konuşmasında teknolojinin büyük sorunları çözmesi için sıraladığı gerekliliklerden biri bu süreçle yerine gelecek. (Bir başkası da uzayda özel firmaların her geçen gün artan varlığı ile sağlanacak sanırım ama bunu başka bir yazının konusu yapmak niyetindeyim.)


Son olarak kitabı bitirmeden hemen önce attığım bir twitte belirttiğim görüşümün arkasında olduğumu söylemek istiyorum. Film hakkındaki bilgimiz şimdilik -doğal olarak- büyük ölçüde fragmanlardan oluşuyor. Ancak filmin kadrosu ve kitabın kötülüğü göz önünde bulundurulduğunda, kitabından çok daha başarılı bir uyarlama izleme ihtimalimizin yüksek olduğunu düşünüyorum. Ekimde göreceğiz.kedi

Pazar, Şubat 01, 2015

The Hobbit: The Battle of the Five Armies ya da Peter Jackson Sineması Üzerine

Sinema Yazarları Derneği (SİYAD) 2014 yılının en iyi yabancı filmleri adında 20 filmden oluşan bir liste yayınlamış. Bu listede başlıkta adı geçen film 20. sıradan kendisine yer bulmuş. Sinema kültürü, görgüsü pek gelişkin olmayan, işin tekniğinden bihaber bir seyirciyim. Ancak 2014'te seyrettiğim açık ara en kötü yapımın bu listede yer almasını çok garipsedim. Benim bu film özelinden başlayarak Peter Jackson'un Orta Dünya macerası ile ilgili görüşlerim şöyledir:

Öncesinde birkaç not:
  1. Peter Jackson'un The Lord of the Rings serisini beğenmedim. Tüm filmleri birer kez sinemada seyrettim. Sonra birer kez de "extended edition"larını seyrettim. Bir daha da yüzlerine bakmadım.
  2. Sinemada film seyretmeyi severim. Ayrıca ev sineması kavramını hâlâ pek oturtamadığım için sevmenin dışında, bir film izleme yöntemi olarak tercih de ederim. Sinemada izlemeyi tercih ettiğim film türlerinden birisi de efekt yoğun büyük yapımlardır. Kitaplarına bir yakınlığım olmasaydı bile bu iki seri (Hobbit, LOTR) benim için yine de ilgi çekici olacaktı.
  3. Son cümlede de değindiğim üzere dört kitap ile de bir yakınlığım var. Roman okuma mazimde önemli yerleri vardır. Her ne kadar Hobbit'i pek hatırlamasam da kitapları hâlâ elime alıp kurcalama alışkanlığım da var denilebilir.
Bu girizgahın ardından, sonuncusu başta olmak üzere filmlere dönecek olursak, The Hobbit serisinin (beğenmediğim) The Lord of the Rings serisini mumla arattığını düşündüğümü söyleyerek söze başlamalıyım. The Hobbit serisinin son filmine de bundan önceki beş filmde olduğu gibi, vizyona girdiği akşam gittim. Bundan önceki üç filmde olduğu gibi, büyük ölçüde görev bilinci ile yaptım bu işi. Ve son iki filmin üzerine, herhangi bir beklenti içinde olmadan gittim sinemaya. Buna rağmen filmi utanç verici seviyede kötü buldum. Sinema salonunda pek çok sahnede "artık bu kadar da olamaz" söylemime kahkahalarım eşlik etti. Çıkışından itibaren yaptığım yorumlarda da bu çizgide, filmi, bir komedi filmi olarak adlandırdım. Şimdi bu son film özelinden başlayarak rahatsızlığımı dile getirmek istiyorum.

Kitap uyarlaması olan filmlerin, kitap metinlerine sadık kalmamasını tercih eden biri değilimdir. Teknik zorluklardan doğan engelleri aşmak için yapılan ya da sinema anlatımına daha uygun hale getirmek için yapılan değişiklikleri pek tabii ki makul karşılıyorum. Ama bunların ötesindeki değişiklikleri büyük cesaret ve beceri gerektiren bir alan olarak görüyorum. Bu alanda çok başarılı örnekler olduğunun farkındayım. Ancak bu riskin hakkını vermeden, keyfi değişiklikler yapıp, kitabın kendi anlatısı ile çelişilmesi durumuna karşı pek toleranslı değilimdir. Yeri geldiğinde bahsedeceğim üzere The Lord of the Rings serisi ile yaşadığım sorunun temelinde bu durum var. Ama The Hobbit için aynısını söyleyemeyeceğim. Bu serinin filmleri kitaba sadık kalma konusundan bağımsız olarak epey kötüler ve son film çıtayı daha da aşağıya çekmeyi zor da olsa başarıyor.

Film serisinin genelinde gördüğüm ciddiyet seviyesini oturtamama sorunu bu filmde daha da ön plana çıkıyor. Romanın kendisi bütün Orta Dünya literatürünün ilk eseri olması ve içinde Yüzüklerin Efendisi hikâyesinin anahtar olayını barındırması nedeniyle ciddiyetle karşılansa da daha masalsı bir kurgu ve anlatıma sahiptir. Bu durumun tezahürü olarak düşündüğüm, önceki seriye göre daha karikatürize duran cüce görselleri ile ilk karşılaştığımda mutlu olmuştum. Ama filmleri izlemeye başladıktan sonra bu konuda bir tutarlılığın yakalanmadığını gördüm. Bu filmde de bir yandan savaş, gerilim, aşk, vb. unsurlarla çok ciddi bir üslup yakalanmaya çalışılırken, bir yandan da yıkılan köprüde düşen taşlarda hoplayıp, zıplayan bir karakter ile çizgi filmlerden fizik dersi alıyor ve surları kafası ile delen trol bir sonraki karede kafasından kuşlar uçacakmışçasına karikatürize bir şekilde devriliyor.

Ben bu sürüncemede kalma durumunu yönetmenin neyi, niye anlattığına dair bir fikri olmamasına bağlıyorum. Bu iddia kimilerine göre çok abartılı ve ağır olabilir ancak klasik hikâye formunda geliştirilen bir anlatımın sonunun bu derece açık bırakılmasını başka türlü açıklayamıyorum. İlk iki filmde (ki bu yaklaşık altı saatlik bir süreye denk geliyor) yarattığı gerilimi (kendince epik) bir savaş sahnesi ile çözümlemeye çalışan yönetmen, savaşın sonunda ne olduğuna dair tek bir söz söyleme ihtiyacı bile hissetmemiş. Bu bence makul karşılanabilecek bir durum değil.

The Lord of the Rings serisini seyrettikten sonra Peter Jackson'un kötü bir hikâye anlatıcısı olduğuna kanaat getirmiştim. Ama The Hobbit'te kötü dahi olsa bir hikâye anlatımı yok. Bunun yerine gişede sonuç getireceği düşünülen ögelerin herhangi bir düzen gözetmeksizin bir araya getirildiği bir yığın var. Bu ögeleri örneklemek gerekirse:
  • Etkileyici görsel unsurlar: Tolkien eserleri bu açıdan çok zengin eserlerdir. Sadece Alan Lee'nin çizimleri bile bunu göstermek için yeterlidir kanımca. Yüzüklerin Efendisi serisinin uyarlamalarının bu kadar çok seyirciye hitap etmesinde bu görsel zenginliğin payı yadsınamaz. Ama bu sefer, bu içerik bile yönetmene yetmemiş ki sadece görsellik uyguna ilginç eklemeler yapabilmiş. Mesela serinin ilk filminde gün ışığında taşa dönüşmeleri ile ilgili bir kurgu kullandığı trolleri savaş sahnelerinde gün ışığında saldırtmaktan çekinmemiş. Veya bir önceki film serisinde ciddi bir gerilim ögesi olarak kullanacağı dokuzların yenildiği bir dövüş sahnesi çekmekten de çekinmemiş. Ya da sadece bir karede kullanmak için dev toprak kurtları yaratmakta beyis görmemiş. Öyle ki bu dev solucanlardan daha önce bahsedilmediği gibi, ortaya çıktıktan sonra ne yaptıklarına dair en ufak bir ipucu yok. Sadece etkileyici bir kare yaratabilmek için dev, tanrısal yaratıklar ekle ve sonra bunları hikâyede unut.
  • Meşhur yüzler: Martin Freeman bence Bilbo karakteri için çok doğru bir seçim. Ama anladığım kadarıyla, oyunculuğundan öte son dönemde yakaladığı şöhret için Benedict Cumberbatch ile paket olarak dahil edilmiş kadroya. Kendisinden bu derece az yararlanılmasını başka türlü açıklayamıyorum. Bunun yanında filmde (güzel) kadın yok diye yaratılmış bir karakter ile deriye eklemlenen Evangeline Lilly de insanların görmek isteyecekleri bir yüz olarak kadroda yerini almış gibi. Ama bu konuda en öne çıkan oyuncu Orlando Bloom. Hikâyenin geçtiği zaman ve coğrafyada eski seriden eklenebilecek karakter olarak Legolas'ın düşünülmesi doğal. Ancak daha önce çizilen karakter özellikleri ile herhangi bir tutarlılığı olmayan, (türünün zamanla değişimi çok yavaş olduğu için) ihmal edilebilecek kadar genç olmasına rağmen önceki tasvirine göre çok daha ciddi ve olgun bir tavır ile seriye dahil olması karakterin kendinden çok, oynayan yüzün seriye dahil edilmiş olması olarak algılanıyor benim tarafımdan.  
  • Popüler yan kurgular: Bu önceki iki başlığın birleşimi gibi bir nokta sanırım. Mesela Hobbit'in hikâyesi yeterince ağır değil, o zaman içine (az Silmarillion destekli) daha çok Sauron katalım. Yetmemiş gibi bu yan hikâyeyi de Orta Dünya'da seyircinin ismini bildiği tüm büyük karakterleri, dokuzların da varlığında dövüştürerek sonlandıralım. Bundan da kötü örnek "aşk satar" sıkıştırması ile hikâyeye sokulan elf prensi, köylü elf, cüce aşk üçgeni idi. Kaldı ki bu yan hikâye de "-eğer bu aşk ise neden bu kadar çok acıtıyor? +çünkü gerçekti" şeklide sinema tarihinin utanç sayfalarında yerini alacak bir diyalogla sonlanarak layığını buldu.
Gişede başarısız olmaya tahammülü olmayan bu derece büyük bir yapımda yukarıda sıraladığım parçaların olmasının doğal olduğunun farkındayım. Benim takıldığım nokta filmin sadece bu parçalardan oluşuyor olması. Bu gişe merkezcilik konusunda tartışılan bir konu önceden iki film olacağı açıklanan serinin son dakikada üç film olarak yeniden kurgulanması idi. Bu noktada baskının stüdyodan geldiği savunuldu. Başta makul bir iddia olmakla birlikte toplam uzunluğu beş buçuk saatin üzerinde olan ikinci ve üçüncü bölümlerde sıkıntıdan ölme tehlikesi geçirdikten sonra "üç saatlik iki film olarak tasarlanmış seri, iki saatlik üç film neden olamadı" diye sormadan edemedim. Konudaki güncel tahminim Peter Jackson'un, küçük yapımcısı olduğu serinin üç film olması teklifini, kendi getirmediyse, satılabilir olduğunu düşündüğü bütün görüntüleri sıkıştırabileceği üç saat daha çıktığı düşüncesi ile sıcak karşıladığı, desteklediği yönünde. Bu kararın herhangi bir yerinde hikâye anlatımı ile ilgili bir kaygının yer aldığını düşünmüyorum.

Bu tablo beklediğimden (çok) daha kötü olsa da aslında çok şaşırtıcı olmamalı. The Lord of the Rings serisinde eline çok büyük olanaklar ve kusursuz bir hikâye verilen tanınmamış yönetmenin tüm cüretkârlığına rağmen öz ya da kendisine duyulan güven eksikliğinden kitabı bu derecede tahrip edememişti. Hoş insanların çağının başlangıcını anlatan hikâyede, yalnızca insanların savaştığı ve kazandığı muharebelere fırsat bulduğu yerde elfleri ve hayaletleri karıştıran birinin esere ne kadar az zarar verdiği de ayrıca tartışılmalı bence. Ama kabul etmek gerekir ki sonuç bu kadar utanç verici değildi. Fakat bu sonucun yaklaşık üç milyar dolarlık bir gişe hasılatı ve pek çok saygın ödül olarak geri dönmesi, az tanınan yönetmeni bir anda usta yönetmen kategorisine taşıdı. Bu da bana göre Peter Jackson'a duyulan güven ile birlikte, yönetmenin öz güvenini de dramatik bir şekilde arttırdı ve nihayetinde The Hobbit gibi bir sonuçla karşılaştık. Aldığım biletlerle bu sonucun gelişmesinde katkım olduğu için bir miktar suçluluk da duyuyorum. Hobbit'den sonra, Silmarillion da çekse (şükürler olsun ki Christopher Tolkien bu fikre sıcak bakmıyormuş) herhangi bir Peter Jackson filmine gitmeyi düşünmüyorum. Geç verilmiş bu kararın Tenten'in devam filmi dışında bir sorun çıkarmayacağını ümit ediyorum. 

IMDb notlarım:

  • The Lord of the Rings: The Fellowship of the Ring - 6/10
  • The Lord of the Rings: The Two Towers - 5/10
  • The Lord of the Rings: The Return of the King - 4/10
  • The Hobbit: An Unexpected Journey - 5/10
  • The Hobbit: The Desolation of Smaug - 3/10
  • The Hobbit: The Battle of the Five Armies - 2/10

Konu ile ilgili ek okuma (bağlantılar İngilizce'dir):

Cumartesi, Mayıs 05, 2012

Bizim Büyük Çaresizliğimiz

Aşağıdaki yazıyı geçtiğimiz yıl nisan ayında yazmışım. İçinden sıyrıldığını iddia ettiği draft kutusunda bir yılı aşkın süre beklemesine sebep olan düzeltmeleri veya eklentileri şu anda hatırlamadığım için daha fazla beklemesine gerek olmadığını düşünüyorum. Pek sevgili Soyadaş'ın da "Barış Bıçakçı'm geldi" dediği günlerde, yerinde olacağı kanaatindeyim.

Bu yazının, o kalabalık draft kutusundan sıyrılmasını sağlayan, üç gün önce tek başıma izlediğim "Bizim Büyük Çaresizliğimiz" isimli film. Aslında bu seyirden iki gün önce gitmediğim Peyk konserinin de biraz katkısı oldu bu duruma ama ben büyük ölçüde Bizim Büyük Çaresizliğimiz çevresinde konuşacağım.



Filmin, aynı adı paylaştığı bir kitabın uyarlaması olduğunu, duyurulmasından (ya da benim duyuşumdan*) sonra öğrendim. Filmin gösterime girmesinden bir gün sonra da (benim seyretmemden iki gün önce) bu kitabı aldım. Ama filmi seyredinceye kadar okumadım. Önce filmden haberdar olduğum için onu seyretmeden kitabı okumak, -neyi veya kimi hala bilmiyorum ama- bir tür kandırma eylemi olacakmış gibi hissettim. Kandırma korkusu ortadan kalkınca ise bir an önce bitirmek için kitaba sarıldım. Şimdi de ikisi ile de ilintili söyleyecek bir çift sözüm olduğu durumda, bu sözleri paylaşmak için klavyenin başındayım. Sırası ile gitmek gerekirse önce film.

Yukarıda da belirttiğim üzere uzun bir aradan sonra ilk kez bir sinema salonunda tek başıma film izledim. Bilet alırken salonda tek olacağını gördüğü son seans filmine girecek herkes sinema çalışanlarının sizin yüzünüzden erken vardiya şansını kaçırmaları ihtimali ile yüzleşir mi bilmiyorum. Ama bu yüzleşme bende hafif bir sıkıntı yarattı. Bu da seyir süresince filmin kahramanı olan karakterlerde kendim(iz)e benzer şeyler gördükçe hissettiğim kesintisiz sıkıntının başlangıç noktası oldu. Tabi bunu "adam tam beni anlatmış" gibi bir kaygı ile söylemiyorum. Ben, hayatlarını birbirlerinin varlığıyla tamamlayan iki adamın hikayesini -isteğim bu olmadığı halde- tek başıma izlemek durumunda kalan bir kişiydim. Bu benim hikayem değildi. Ama sonuçta, toplum normlarına uymayan adamların hikayesiydi, burada da etkileşim başlıyordu.

Ben burada film ve -daha sonra- kitap hakkında bir eleştiri yazısı yazmaya çalışmıyorum. Onları incelemek gibi bir kaygım da yok. Peşin bir şekilde ikisini de çok beğendiğimi söyleyebilirim. Sağda, solda ikisi hakkında da çok kalabalık olmayan yorumlar da yapacağım. Ama burada daha çok, bu filmin ya da kitabın varlıklarının bende bıraktıkları etkiden bahsetmeye çalışıyorum. Bir örnekle açıklamak gerekirse, filmle ilgili bölümde üzerinde durmak istediğim en önemli durum bu filmi tek başıma seyretmiş olmam. Ki bence bu ve etkisi filmi içeriğinden de bağımsız değil.** Hatta buradan da devam edebiliriz.

Tek başına sinemaya gitmekle ilgili olarak beni etkileyen kabaca iki başlık var. Birincisi, daha orta okuldayken çok sık ve gayet istekli biçimde tek başıma sinemaya giden birinin yıllar sonra tekrarlanan bu durumu yadırgaması. İkincisi de bu durumun bir zorunluluk olarak karşıma çıkması. Bu iki başlıktan birincisi hakkında söylenebilecek ne kadar söz var bilmiyorum. Şansımı illa denemek zorunda kalırsam bunun için başka bir yazı yazarım herhalde. Ama ikinci başlıktan devam edebilirim. Her şeyin başından, bu devamın başlangıcı kolay olacak. Çünkü geçtiğimiz 7 senenin 5inde bana bu tür kültür-sanat etkinliklerinde eşlik eden okyanusun ötesindeki sevgili dostumun bu filmi izlemem için bir telkini olmuşu.


Hasan burada olsaydı. Peyk konserine giderdik. Bizim Büyük Çaresizliğimiz'i birlikte izlerdik.

Gürkan burada olsaydı. Peyk konserine giderdik. Bizim Büyük Çaresizliğimiz'i birlikte izlerdik.
Caner burada olsaydı. Peyk konserine gidebilirdik. Bizim Büyük Çaresiliğimiz'i birlikte izleyebilirdik.


Kitabın ismini burada, affınıza sığınarak, Georges Perec'den çalacağım bir alt başlıkla tekrar yazacağım. Bizim Büyük Çaresizliğimiz ya da Bir Gençlik Hikayesi. Başlığı bu şekilde yazarak kitap hakkında haddim olmayacak şekilde atıp tutmak, ukalalık yapmak niyetinde olduğum sanılmasın. Kitabı okuduğumda kafamda oluşturduğu görüntünün, bu başlıkla güzel bir şekilde açıklandığını düşünüyorum. Bunun dışında kitapla ilgili sadece şunu söylemek isterim ki; benim için -bazıları fazlasıyla etkileyici olan- güzel önermeleri, sade bir dil ve akıcı bir bütünlük içinde sunabilen, başarılı bir kitaptı.


Adamlar olmaları gereken yerdeler. Galiba ben de olmam gereken yerdeyim. Ortada bir sorun yok ama yazı var. İlginçlikler oluyor bazen.


*Önce "duymamdan" yazdım. Sonra şimdi okuduğunuz hala çevirdim. Ama kelime ve/veya çekim tercihim beni tatmin etmedi. Önerisi olan varsa, duymak isterim.

19 Ocak 2016 tarihinde güncellendi.
**(güncelleme notu) Aradan yıllar geçtikten sonra bile filmle ilgili arada aklıma gelen şeylerden biri de o salonda yalnız olmam.

Pazartesi, Ocak 02, 2012

Bu sefer de sinemada bir amca

17:30'da sandığım 17:10 seansına gitmek için 17:10'da bilet sırasına girdim. Sinemanın çalışan iki gişesinde de GençTurkcell kampanyasından yararlanmaya çalışan gençler vardı. Ben de elimdeki tavuklu burger ile sırada ilginç bir görüntü oluşturuyordum. Bu sırada hemen ardımdan bir amca geldi. 60 yaşlarını aşkın olduğunu tahmin ettiğim, sıradan giyimli bir adamdı. Hatta böyle bir sınıflandırma yapılabilir mi çok emin olmamakla birlikte esnaf giyimli diye de tarif edebilirim amcayı. Acele ile Bir Zamanlar Anadolu'da filminin ek seans saatlerini duyuran kağıdı gösterdi ve "beşi on geçe değil miydi" diyerek seansı sordu. Görünüşü, acelesi ve gitmek istediği film ile artık -en azından benim için- sırada benden daha ilginç bir görüntüye dönüşen kişiye ağzım yarı dolu olduğu halde "onlar ek seans saatleri" demeye çalıştım. Kısmen başarılı da olmuş olmalıyım ki amca biraz sakinleşir gibi oldu. Tam o anda yandaki gişeyi meşgul eden GençTurkcell insanları ayrılınca hızlıca o gişeye yöneldi. Ben kendi gençlerimin işlerini bitirmelerini bekledim. O sırada biletini almaya çalışan amca, hangi filmi izlemek istedigini soran gişe görevlisine "bu film gösterimdeyken, hangi filme gidilebilir ki" dercesine anlayamayarak baktıktan sonra acele ile filmin adını söyledi. Sırada beklerken, kendi seyredeceğinden başka bir film için bilet almaya çalışan gençlere de benzer bir şekilde baktığını anımsar gibiyim.

Biletlerimizi farklı gişelerden aldıktan sonra sinema binasına birlikte girdik. Hala aceleciydi. Ne tarafa gideceğini çıkartmaya çalışırken, salonu işaret ettim. Salon görevlisini görünce, gişe görevlisine belirttiği şekilde "gözlerinin iyi görmediğini, önden izleyeceğini" söyledi, görevlinin gösterdiği, kapıya yakın koltuklardan bir tanesine oturdu ve filmi izlemeye hazır, bekledi.

Esasen amcanın hikayesi benim için bu kadar olmali. Ama yaşı, giyim tarzı, ilgisi ve telaşı bir araya geldiğinde, benim o salonda görmeyi beklediğim modellerden hiç birine oturmuyordu. Amca sıradanlığının getirdiği sıra dışı görüntüsü ile filmini izledi ve girdiği gibi hızlıca salondan çıktı. Ben de peşi sıra çıktım salondan. Meşrutiyet caddesinin köşesine geldiğimizde alışık olmadığım bir hamle yaptım ve amcaya filmi nasıl bulduğunu sordum.

"Çok tabii bir filmdi" dedi. Diğer pek çok film gibi "güzel ambalaj kağıdına sarılmış olmadığı" gibi bir şeyler söylediğini de anımsıyorum. Salonu erken terk edenler hakkında soru sorduğumda da bunu, gidenlerin büyük olasılıkla güzel boyanmış bir film izleme beklentisi ile sinemaya gelmiş olmalarına bağladı ve yine filmin çok tabii olduğunu belirtti. İkinci sefer aynı cümleyi kurduktan sonra, yorumunu desteklemek için otopsi sahnesinde doktorun yanağına sıçrayan kan damlasını örnek gösterdi. 

Meşrutiyet caddesinin sonuna varmadan amca otobüsünü beklemek için durağına ayrıldı, ben de karşıya geçip metro istasyonuna doğru ilerledim.

not 29.09.2011 tarihinde alınmış


Pazar, Mayıs 24, 2009

The Last Airbender (ve ilk fotoğrafları)

Daha önce dizilerle ilgili yazımda, severek takip ettiğimi söylediğim bir çizgi seri vardı: Avatar, The Last Airbender. Beni internet üzerinden blog dışında, sosyal platformlarda takip edenler -Türkiye'de de CNBC-e kanalında yayınlanan- bu serinin finalini ne kadar heyecanla beklediğimi ve sonra da tekrar tekrar izlediğimi bilirler.
Ben her nasılsa bu blogda bahsetmemiş olsam da bir müddet önce bu serinin bir üçleme olarak beyaz perdeye taşınacağı duyuruldu. Çizgi film şeklinde yapılması gayet beklenilebilir olan projenin ecnebi tabiriyle "motion picture" yani kanlı canlı oyuncuların varlığıyla çekilen bir film olacağı ve yönetmeninin de M. Night Shyamalan olacağı bu duyurula ilgilenenlere ulaştı.
Tabi Stuart Little dışında bütün kariyeri metafizik korku filmleriden ibaret olan bir yönetmenin, en büyük övgüyü, en karmaşık gibi görünen konuları bile çocuklara yönelik sade anlatımıyla sunabilmesiyle toplayan bir hikayeyi, beyaz perdeye nasıl aktaracağı merak konusu oldu.
Merakımız nihayi olarak olarak ya da daha doğru bir ifadeyle üçte bir oranında, 2 Temmuz 2010 tarihinde doyacak. Ancak iştah açıcılar gelmeye başladı. USA Today -tahminen 1 Nisan'da çekilmeye başlanan ve- üçlemenin ilk filmi olacak The Last Airbender'in* ilk görüntülerini yayınladı.
Yukarıdaki fotoğrafta Aang'i, aşağıdakinde ise Prens Zuko'yu görüyoruz. Bu gelen ilk fotoğraflarda göze batan rahatsız edici herhangi bir şey yok bence. Bu fotoğrafların üzerine (bir hayal kırıklığı yaratmadıkları için) filmle ilgili başka görselleri, özellikle de bükücülerin hikayelerinin aktarılmasında temel merak öğelerden biri olarak tanımlanabilecek görsel efektleri göreceğimiz bir video parçasını da daha büyük heyecanla beklemeye başladım.
Bu arada film ile ilgili daha fazla bilgi için imdb sayfasına, Avatar ile daha fazla bilgi için de Mustafa Ağabey'in ilgili blog yazısına bakabilirsiniz.

* Üçlemenin ilk filmine, 2009 sonunda gösterime girmesi beklenen yeni James Cameron bilim-kurgusu Avatar ile bir karışıklığa sebep olmasın diye içinde Avatar geçen bir isim verilmemiş.

Çarşamba, Mayıs 21, 2008

New York, I Love You

Bu sene içinde Amerika'da gösterime girecek ve 12 tane yönetmenin 5er dakikalık kısa filmlerinin toplamı olacak film New York şehri arka planında aşkı irdeleyecekmiş. 2006 tarihli "Paris, je t'aime" filminin New York uyarlaması gibi olacakmış desek, herhalde iki filimi de izlememiş olamamıza rağmen, haddimizden buyuk laf etmiş sayılmayız. Bu tur filmlerde sık rastlandığı üzere "bir biz yokmuşuz" detirtecek cinsten uzun ve kaliteli bir oyuncu kadrosu var filmin. Son günlerin yıldızı parlayan ismi Shia LaBeouf'dan tutun, Star Wars'un Anakin'i Hayden Christensen'e, Natalie Portman'dan, Orlando Bloom'a, Ethan Hawke'tan Uğur Yücel'e ve daha pek çok isime uzanan kadroyu incelemek ilginizi çekebilir. Yönetmen koltuklarında da tanıdık ve ilginç isimler var. Son günlerde şarkıcı olarak da kendini kanıtlayan Scarlett Johansson bunlardan en şaşırtıcısı geldi bana. Başka bir şaşırtıcı isim ise oyuncu listesinde de buluna Natalie Portman. Son tanıdık ismimiz ise Fatih Akin.
Filmi izleyip izlemeyeceğimi bilmiyorum ama az önce nereden geldiğimi bilmediğim veya anlatarak zaman kaybetmek istemediğim bir şekilde filmin imdb sayfasına denk geldim ve paylaşmak istedim. Son olarak da bir dip not düşmek isterim ki filmlerin yönetmenlerinden sadece 5i Amerika doğumlu ve bunlar arasından sadece Scarlett Johansson New Yorklu.

Salı, Nisan 29, 2008

Persepolis, cnbc-e 'de

14 Mayis çarşamba akşamı saat 22:15'de cnbc-e'de Dünya Sineması Kuşağında izleyici ile buluşacak Persepolis adlı filmi izlemenizi şiddetle tavsiye ederim. Iran kökenli bir Fransiz çizgi roman sanatçısı olan Marjane Satrapi'nin ayni adli eserinin sinema uyarlaması olan film, yazarın kendi hayatini örneğinden bir toplumun ve içindeki bir bireyin çalkantılı dönemlerine bakisi niteliğinde. Film 2007 Cannes Film Festivali'nde jüri özel ödülüne layık görüldü ve 2008 Oscar Ödülleri'nde en iyi animasyon film dalında yarıştı.


Ben Persepolis'i izledikten sonra bu filmin Türkiye'de festivaller ve sınırlı gösterimler dışında, sinemalarda geniş çapta gösterime girip girmeyeceğini merak ettim. Sonra bir marketin raflarında DVD'sine rastlayınca filmin sinema için şansını kaybettiğini üzülerek gördüm.
Filmin televizyon kanallarında yayınlanmasına da pek ihtimal vermiyordum. Iran devrimi'ni bir kız çocuğunun ve sonrasında hayata olan etkilerini genç bir kızın ağzından anlatan eseri Türkiye'nin içinde bulunduğu durumu cok iyi sergilediği ve bunun gösterilmesinin toplum tarafından kaldırılamayacağını düşündüğüm için değildi ümitsizliğim. Bana göre gösterdikleri değerli ve önemli de olsa bir sinema eserini bir imge olarak alıp, bunun etrafında Türkiye'nin başına gelecekler konusunda anlamsız sözler sarf edecek ciddi bir kitle olduğu için bu toplum bu filmin geniş kitleler tarafından seyredilmesini kaldıramazdı.
Düşüncemi ne kadar anlaşılır bir bicimde ortaya koydum bilemiyorum ama Persepolis 14 Mayıs 2008, çarşamba akşamı cnbc-e kanalında gösterilecek. Sonuçta filmin bir ulusal kanalın (atv, star, kanal d, show, vb.) prime time'i kadar izleyicisi olmayan bir kanalda gösterilecek olması filmin televizyon yayını ihtimali hakkında yaptığım değerlendirmede çok haksiz olmadığımı düşündürse de bana, bu filmi izleme şansı olmamış olanlar için fırsatın oluşmuş olması çok güzel.

Not: Bazı kaynaklarda filmin Türkiye'de geniş anlamda sinema dağıtımının yapılmış olduğuna dair bir şeyler okudum. gözümden kaçan bir şeyler olmuş olabilir, bilgisi olan paylaşırsa sevinirim.

Salı, Mart 18, 2008

kırmızı değirmen

"The greatest thing you'll ever learn
Is just to love...and be loved in return."

Eden Ahbez

Geçenlerde Mustafa Ağabey'in blogunda seyirlikler başlığı altında Moulin Rouge! ismini okuyunca garip bir duygu belirdi içimde. Herkese tavsiye ettiğim, bir zamanlar sevdiğim bir insana izlemesi için neredeyse yalvardığım bu filmi ne zamandır izlememiştim. Hatta sabit diskim ve optik okuyucumda karşılaşmış olduğum sorunlardan
ötürü bir müddettir film müziklerini de dinlememiştim. Halbuki zaman El Tango de Roxanne dinlemeden nasil gecerdi, hele de acı çekmeye devam ederken.
Filmi izlemeye gidisimi de hiç unutmam. Araya zaman ve mekan soktuğumuz arkadaşım Ozan
Özpınar ile akıbetini su anda bilmediğim, okulumuza en yakin olan EGS Bornova içindeki AFM sinemasında seyretmiştik filmi. Fırtınalı bir öğretmenler gününde şemsiyemiz ve yağmurluğumuz olmadığı halde, şehirler arası karakolu kenarında yaptığımız bir 1 kilometrelik yürüyüş sonunda bu kadar değerli bir yapım seyretmemiş olsaydık, o anı hala bu kadar mutlu anar miydim bilmiyorum.
D
ün gece filmin 2 film müziği albümünü de indirdim. Simdi onları dinliyorum ve yere yer gözümü kapatıp sahneleri hatırlıyorum. Filmi tekrar seyretmek için ise bekliyorum. Kendime söylemeye korktuğum bir şeyi bekliyorum ama en azından umudum yaşıyor.
Son olarak yazının başına eklediğim ve film başında söylenen Nature Boy şarkısının en etkileyici sözü olarak değerlendirdiğim bu iki dizeyi unutmuş olmamın utancını bana yaşatan Mustafa Ağabey'e teşekkür ederim. (Hoş o Moulin Rogue!u seyirlikler listesinden çıkarmış ama sağlık olsun.)

Çarşamba, Ekim 31, 2007

2007 bitmeden beklenen film


Biraz geç bir duyuru olacak ama geçenlerde sinemaya gidince içimde bu filmle ilgili, gösterime girmeden önce bir iki şey söyleme isteği geldi. Tabi isteğin yanında söylenebilecek sözler de gelseydi güzel olurdu ama gelmediğine göre filmle ilgili önce resmi yapım güncesinde yayınlanan yazıyı paylaşalım:

“Eşkıya”, “Gönül Yarası”, “Herşey Çok Güzel Olacak” ve “İnşaat” filmlerin yapımcısı FİLMACASS ile “Hababam Sınıfı Askerde”, “Hababam Sınıfı 3,5”, “Maskeli Beşler Irak” ve “Sınav” filmlerinin yapımcısı FİDA FİLM, dev bir işbirliği ile 2007 sinema sezonuna damgasını vurmaya hazırlanıyor….

Başrollerinde ŞENER ŞEN, KENAN İMİRZALIOĞLU, İSMAİL HACIOĞLU, RASİM ÖZTEKİN ve ASLI TANDOĞAN’ın yeralacağı KABADAYI filminin senaristi “Gönül Yarası”, “Eşkıya”, “Gölge Oyunu”, “Muhsin Bey”, “Fahriye Abla”, “Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni” gibi Türk Sinemasının unutulmaz eserlerini hayata geçiren YAVUZ TURGUL. Yönetmen koltuğunda ise “İnşaat” ve “Herşey Çok Güzel Olacak” filmlerinin yönetmeni ÖMER VARGI olacak.

Sitede bazı teknik konularda çalışılan isimlerin büyüklüğüne de vurgu yapılıyor ancak benim için yukarıdaki kısım heyecanlanmak için yeterli. Şu ana kadar Şener Şen'i gördüğüm hiç bir görsel içeriği izlemekten memnunsuzluk duymayan ve hala yazıtura filminin etkisinde olan biri için sadece iki oyuncu ismi yeterli. Ama zaten yetmezmiş gibi güzel birer yönetmen ve senarist isimi de ekliyor film. 2007'miz güzel biteceğe benziyor. Heyecanla bekliyoruz.

Filmin imdb sayfası: http://www.imdb.com/title/tt1051907/

Pazar, Temmuz 08, 2007

Transformers: More Than Meets the Eye

Küçükken, hem de çok küçükken Star'da izlediğim ve herkes gibi hayranı olduğum çizgi dizi Transformers'ın filiminin çekileceğini duyduğumda, o dönemde yayınlanmaya başlayan Citroën C4 reklamlarının da etkisiyle "artık zamanı gelmişti" demiştim. Autobotlar ile Decepticonları'ın mantığa pek hitap etmeyen hikayeleri nedense bizi çok etkilemişti ve aradan geçen onca Transformersız yıla rağmen içimizdeki eski dostları görme arzusunu korumamızı sağlamıştı.
Ardından zaman geldi ve geçen hafta filmi izleyebildik sinemada. Yapımcılığını Deramworks yapmış filmin. Buna bağlı olarak da özel efektler Industrial Light and Magic'in elinden çıkmış. Görsel olarak çok başarılı bir iş yapılmış. Bunun yanında filmin hikayesi, serinin doğal anlamsızlıklarını taşıyor olsa da eğlencelik bir film olmuş. Bu tür, büyük bütçeli bir blockbuster adayından bekleneceği düzeyde Amerikan propogandası dışında, izleyicinin sinirini bozacak çok unsur yoktu kanımca. Mesela esas kız ve oğlan robotlar onları öldürmeye çalışırken sevişmiyorlar. Her uyarlamada olduğu gibi, kesinlikle bunda da fanları rahatsız edecek değişiklikler vardır. Ama ben Türkiye'de kendine Transformers fanı diyecek çok insan olduğunu düşünmüyoum, ondan bu tarafta bunun tartışması pek dönmez. Benim takıldığım iki unsur ise; Optimus Prime'ın yanarlı dönerli (yanında alev çizimleri olan) ve burunlu bir tıra dönüşmesi (biraz genç bir Prime figürü çizmek istemişler herhalde, tabi nasıl olacaksa) ve Decepticonlar'ın renksiz, soluk karakterler olmalarıydı.
Son not olarak filmin bayan karakteri Megan Fox'a dikkat edilmesi gerektiğini söylemek istiyorum. Projenin devam filminin de geleceği kesin olduğunu göre, yeni filmin yazısında görüşmek üzere diyip noktayı koyuyorum.

Cumartesi, Nisan 21, 2007

14 Nisan 2007 ile ilgili yazılar bitmek bilmiyor (çaktırmayın ama sadece 2. yazı)

Geçen cumartesi (14 Nisan 2007) ilginç bir gündü. Kötü bir duruşla başlayan günüm ilerleyen saatlerde önce normal durağanlığına sonra da ilginç bir hareketliliğe sürüklendi ve sonuç olarak iyi noktalandı. Hatta o kadar iyi noktalandı ki bu iyi noktayı oluşturan en önemli unsur hakkında, yaşanmasının üzerinden bir hafta geçmiş olmasına rağmen bir şeyler yazma gereği hissediyorum. Bu durumda bu yazıya, gerçekleştirdiğim eylemden bir sonraki cumartesi, yani 21 nisan 2007 cumartesi günü Adana'ya doğru yola çıkmadan az önce başladım ve yazıyı Adana dönüşünde 25 nisan 2007 çarşamba günü yayınladım. Tabi aradan bir hafta geçmesinden sonra yaşanan gecikmenini nedeni hem biraz yazıyı yazmaya başladığımda tamamlamaya karar vermiş olsaydım otobüsümü kaçıracak olmam, hem de bu girişi yapabilmek için elimde bahanem olması isteğimdi. Neyse bahanenimi yaratıp, gereksiz ve tutarsız giriş paragrafını yazdığıma göre yazının konusuna yani 14 Nisan 2007 Cumartesi gününün iyi bitmesini sağlayan noktaya, o günün akşamı izlediğim filme gelebiliriz: Pan'ın labirenti.


Aslında ben de yaşattığı bu etkiyi belirttikten sonra filmle ilgili daha fazla bir şey söylemem gerektiğini düşünmüyorum ama az sonra filmi kaçırmamanızı sıkı sıkı tembihleyeceğim göz önünde bulundurulursa bir noktayı belirttmeden geçemeyeyim. Filmin adından ve başrollerinde küçük bir kız çocuğu ve ilk bakışta onun hayal dünyasından oldukları varsayılabilecek fantastik yaratıklar olması durumundan yola çıkarak bu filmin çocuk filmi olduğu kanısına kapılabilecek insna lar başta olmak üzere, filmi izlemeyi düşünenen herkese filmde bol bol şiddet öğesi olduğunu belirtmek istiyorum. Film'in iç savaş sonlarına doğru İspanya'da bir kırsalda geçtiğini belirtmem kimileri için ne bekleyebileceklerini anlama adına bir yol gösterici olur umarım. Ben, tam ayarından kullanıldığı yorumunu yapıyor olsam da sinemada bu tür şeyler görmek istemeyen insanların pek hoşlanmayacağı sahneler içermiyor değil film. Ama bence bu film için değer.
Sonuç olarak gösterimden kalkmadan gidin ve izleyin anacığım.

Cuma, Kasım 10, 2006

V, 3'lü Amfi'de

Gün itibariyle "V for Vendetta" ODTÜ 3lü Amfi'de gösterime gitmiştir. Önümüzdeki haftanın güzel bir hafta olacağı anlamına gelen bu etkinlikde, hafta içi görüşmek üzere.

Cuma, Kasım 03, 2006

300: Bir Frank Miller Görseli Daha Beyazperdede

Sin City'den sonra bir kez daha, çizgi roman şeklinde sinema filmi izleyeceğiz. Bu sefer bu:


; bu olacak:


.
Hadı hayırlısı.
Merak edenler için bağlantı:
http://300themovie.warnerbros.com/

Salı, Ekim 31, 2006

En büyük geri dönüş!!!

İnsan bu kadar zaman sonra tekrar yazmaya karar verince konu arar. Zaten aslında ara verilmiş olmasının sebebi de budur, konu arayışı. Yazdığı şeylerle okuyucu tatmin edememe korkusu. İyi bloggerla, kötüsünü ayıran da bu kaygıdır (öbür açıdan bakarsak rahatlıktır). Bu tanıma göre benn kötü blooger oluyorum. Zaten hepimiz biliriz bu tür kaygılar sanatı bittirir; ama bu normalde bizim için önemli olmamalı, çünkü biz sanatçı değiliz. Neyse, olur veya olmaz; oldu veya olmadı, aradan geçen bu kadar zamandan (70 gün) sonra geri gelirken mahcubiyetimi bir nebze olsun gölgeleyecek bir konu hakkında yazarak geri dönmeye karar verdim. Yaptığı işe benden çok daha uzun bir ara veren. Bıraktığa işe tekrar dönüp, tekrar bırakan. Bir türlü emekli olmayı beceremeyen biri ile dönecem size sayın okur. Rocky ile dönecem size sayın okur:
Pek çoğunuza malum olduğu üzere Rocky Balboa ve doğal olarak bu adla özdeşleşmiş o efsanevi şahıs, Sylverter Stallone sinema perdelerini (son) bir kez daha vurmaya hazırlanıyor. Çekimleri tamamlanan film afişlerinde yazdığına göre 22 Aralık'ta Amerika'da gösterime girecek. IMDb'de yapılan yorumlarda orjinal filmden bu yana çekilen en iyi Rocky filimi olduğuna dair bir yorum var. Bu yoruma ne kadar güvenilir bilmiyorum ama benim filmden beklentim gayet yüksek. Filmin fragmanında 4. filimi andıran çalışma sahneşerini görmem bile bu beklentiyi yükseltmeye yetti. Serinin bu son filmi, 2., 3. ve 4. bölümler gibi bizzat Sylvester Stallone tarafından çekilmiş. Son bir söylenti de hepimizin B.A. Baracus olarak tanıdığımız Rocky 3'ün yıldızı Mr. T.'nin
uzun bir aradan sonra bu filmde görüneceğine dair. Pek güvenilir olmayan bir kaynak dışında hiç bir yerde rastlamadığım bu bilgiyi de en azından ufak bir umut olması açısından paylaşmak istedim. Filmele ilgili daha fazla bilgi isteyenler aşağıdaki resimi tıklayabilirler:


Bu yazıyı bu beklenen filmin tanıtım cümlesi ile tamamlamak istiyorum. İngilizce'den çevirmek istemedim, umarım kusura bakmazsınız.
"It ain't over 'til it's over."

Pazar, Temmuz 16, 2006

İzlemiş olduğum filmer hakkında...

Bir zamanlar sık sık sinemaya giderdim. Vizyona giren hemen hemen tüm filmleri 2-3 sene boyunca sinemada izledim. Hatta o zamanlar kendi dar çevremde insanlar bir filme gitmeden önce benim görüşümü de sorarlardı. Tabi bu zamanların benim ortaokul hayatıma denk gelmiş olması helen hatırlayınca güldüğüm, komik bir hadisedir. Herneyse, artık o kadar sık sinemaya gidemiyor ve film izleyemiyorum ama halen sorusu sorulduğunda sinemayla ilgilenirim derim. Tabi bununla ilgili herhangi bir eylem yapmışlığım yoktur uzun zamandır. Neyse uzun lafın kısası, elimde bileti olan izlediğim bütün filmleri imdB'de oy listeme ekledim. Canınız sıkılırsa veya bir filmle ilgili benim görüşümü merak ederseniz bakabilirsiniz. Maksat hizmet olsun, biraz da can sıkıntısından kaçış tabi;)

Perşembe, Haziran 01, 2006

3. X-Men'in etkileri sürerken biz 4.yü beklemeye başladık bile


X-Men: Son Direniş gösterime gireli nerdeyse bir hafta oluyor. İlk geçen cuma gittiğim filme az önce 2. defa gittim. İlk seyrim sıkışık bir döneme denk gelmiş olduğu için sinema salonunu hayran hayran terk etmiş olmama rağmen filmle ilgili yazımı ertelemiştim. Ama o film şeridini tekrar görünce ve ilk seyrimde beklemediğim film sonu özel sahneye dikkat edince artık bir yazı yazmam kaçınılmaz oldu.

Ama bu sefer sinema içerikli yazımda -bu blogda daha önce olmadı ama- filmi enine boyuna eleştirmekten, artılarını eksilerini ortaya dizmektense gayet basit bir yorumda bulunacağım: "Eğer türüne azıcık ilginiz veya konu hakkında ufacık bir bilginiz vasa kesinlikle kaçırmayın!"

Siz Ankara'da sadece 4 salonda gösterimde olan bu filmi kaçırmamaya çalışırken biz de 4.sünü beklemeye devam edelim.

Not: Evet Wolverine hastasıyım :P