arama

TV etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
TV etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Perşembe, Haziran 25, 2015

The Newsroom üzerine birkaç söz

Bu yazı çok ciddi seviyede spoiler içerir. Eğer diziyi izlemediyseniz, 25 saat sonra, diziyi bitirdiğinizde geri dönmek üzere sayfayı kapatmanızı tavsiye ederim. Ayrıca yazı boyunca sunulan tüm bağlantı, alıntı ve videolar İngilizce'dir, bilginize sunarım.


Yakın çevremdeki herkes The Newsroom isimli dizinin ne kadar güzel olduğunu sürekli belirtmemden illallah etmiştir herhalde. Etmeyenler varsa, onlar da diziyi en az benim kadar beğenmişlerdir. Şimdi, dizinin tamamlanması ardından bir süre geçtikten sonra bir yazı ile bu beğenimi bir kez daha yüksek sesle dile getirme niyetindeyim. 


Yazıya, dizi ile ilgili olumsuza yakınsayabilecek yorumlarımı paylaşarak başlamak istiyorum.

Dizinin o meşhur açılış sahnesindeki durum analizi bazıları için tersini işaret etmiş olabilir ama seride çok ciddi bir Amerika övgüsü var. Bu durum tüm diziye yayılmış olasa da 5/1 ve Election Night bölümlerinde neredeyse maddeleşiyor. Sebebi bir ülke gerçeği olarak aşırı ulusal gurur ve vatanseverlik midir yoksa söyledikleri ağır sözleri bir şekilde yumuşatma çabası mıdır, bilmiyorum.

Göze batacak bir ikinci konu ise fazlasıyla teatral sahnelerin varlığı. Dizinin tamamında yan karakterlerinkiler dahil pek çok sahne epey abartılı. Dolu dolu yazılmış metinlerle hemen her an biri nutuk çekmeye başlayabiliyor. Ama bu abartılı sahnelerden birini özellikle belirtmek gerekirse, 2. sezonun 7. bölümü Red Team III'nin sonunda Leona Lansing'in "get it back" diye bağırarak nihayetlendirdiği sahneyi seçerim.

Son olarak dizi fazlası ile romantik bir duruşa sahip. Habercilik kurumuna bakışta realizmden uzaklaşıp masal diyarlarında geziniyor çoğunlukla. Haberciliğin salt bir kamu hizmeti olarak tanımlanması ve çağrıya kulak veren değerli insanlar tarafından tam bir özveri ile gerçekleştirilmesi söz konusu. Olayı başta bu şekilde görmeyen karakterler için bile süreç içinde doğru yolu bulma hikayeleri anlatılıyor. Demokrasilerde seçmeni bilgilendirmek adına yapılan bir kamu hizmeti olarak tanımlandığında, haberciliğin ne kadar övgüye de açıldığını tahmin edebiliyorsunuzdur. Dizi boyunca bu yüceltmeyi de net bir şekilde görüyoruz.

Yalnız bu noktada unutulmaması gereken bir noktada dizinin bu konuda bize yalan söylemediği. Son iki maddede olduğu gibi gerçeklikten uzaklaştığı noktaların farkında ve bunları bize pek çok kez Don Quijote ve Kral Arthur gibi öykülere referans vererek hatırlatıyor.


Bunlardan sonra bir miktar dizinin akışı üzerinden gidebiliriz. Yukarıdaki ikazımı görmeyenler ya da ciddiye almayanlar için tekrar belirtmek istiyorum ki yazının bu noktasından sonra epey büyük spoilerlar bulunacaktır. Eğer daha izlemediyseniz yazıyı okuyup diziyi heba etmeyin bence.

I, Sezon

Dizinin tamamı hakkında pek bir fikri olmayan pek çok kişi bile en azından açılış sahnesine denk gelmiştir, bu sahneyi biliyordur. Burada benim ilgimi çeken bir nokta, moderatörün ısrarının malum patlamanın, yani diziyi başlatacak olayın fitilini ateşliyor olması. Anchorun pozisyon almasının önemi üzerine inşa edilen olayların tartışmayı yönlendiren kişinin aldığı pozisyon sonucunda başlaması güzel giriş bence.
Takip eden bölümlerde Will'in MacKenzie'yi ve önerdiği değişimi kabullenmesi süreci sergileniyor. Bu açıdan sezonun 3. bölümü olan The 112th Congress'in açılışındaki özür sahnesi önemli. Okuna metin de güzelce. Charlie'nin başını çektiği MacKenzie ile stüdyoya bulaşan ve Will'in dahil olmasıyla yükselişe geçen moral değerlerin (şövalyelik ruhunun) tüm stüdyoyu ele geçirdiğini sezonun dördüncü bölümü I'll Try to Fix You'nun sonunda Coldplay'in aynı sözlere sahip şarkısı eşliğinde nihayet Don'un da taraf alması ile görüyoruz.
Bunun peşinden yeniden şekillenen (News Night 2.0) yayın anlayışının Tea Party çılgınlığına odaklanması geliyor. Şirket yönetimi, rahatsız olduğu bu yeni yayın anlayışını ve sert eleştirel yayınları engellemek için -dizinin kendi içinde doğrudan referans da verdiği gibi- News of the World olayı* tarzı ile telefon hackleme eylemi ile haber stüdyosunu tehdit ediyor. 
Bu gergin ortamın bir şekilde çözüme kavuştuğu The Greater Fool isimli final bölümünde kilit an ise The Who'dan Baba O'Riley çalması sanırım. Bunun ile başlayan tırmanış American Taliban adlandırması ile bölüm sonunda zirveye ulaşıyor. House MD'den sonra bir kez daha kilit bir noktada çalındığına tanıklık ettikten sonra bu şarkıya karşı çok seçici olacağım sanırım.

II. Sezon

Sezon yanlış haber yapmak teması üzerinden işliyor. Ama bana sorulursa sorumluluk almak konusu daha genel bir şekilde sezonun sınırlarını çiziyor.
Yapılan yanlış haberde Operation Genoa isimli gizli bir askeri kurtarma operasyonunda Amerikalılar tarafından bir kimyasal silah olan sarin gazının kullanıldığı iddiasında bulunuluyor. Buradaki kurgu gerçek bir olaydan alınmış. CNN ve Time 1998 tarihli ortak haberlerinde Vietnam Savaşı'ndaki Operation Tailwind isimli baskında sarin gazı kullanıldığını iddia etmiş. Sonrasında gerçek olamayan haberi çekmek ve ilgilileri kovmak zorunda kalmışlar. Dizide de ekibe geçici bir süreliğine dahil olan bir çalışanın manipülasyonu ile hazırlanan gerçek dışı bir haberin sunulması ve sonrasında bir şekilde haberdeki hatanın fark edilip geri çekilmesi önemli yer tutuyor.
Bu sezonu diğer sezonlardan ayıran en önemli özellik kurgusunun başarısı bence. Haberi yapma süreçlerini ve buradaki hatalarını savunmalarını yapacak avukatlarla yapılan görüşmeler halinde anlatmaları güzel bir sunum. Bölümler süreklilik ve büyük bir bütünlük gösteriyor. Burada benim açımdan öne çıkan bir sahne yine Red Team III'de Will'in Martin Luther King, Franklin D. Roosevelt ve Challenger Uzay Mekiği ile ilgili tarihi tesadüfleri sıralaması idi.
Avukatların hikayeyi dinlediği bölümlerden sonra final olarak, iki bölümlük sinirlerin çok gergin olduğu bir seçim yayını geliyor. Yanlış haber ile ilgili Herkesin, ahlaki açıdan uygun olduğu önerilen pozisyonları alması ile rahatlayan ortamda Will&MacKenzie ilişkisinin evliliğe doğru ilerleyeceği bilgisi ile mutlu bir son yapıyoruz.

III. Sezon

Üçüncü sezon Boston Maratonu bombalaması olayı üzerinden vatandaş haberciliği tartışması ile başlıyor. İlk iki sezonda Lansing Ailesi ve özellikle Reese karakteri ile anlatılan sermaye ilişkisi farklı şekillerle daha da ön plana geliyor. Dizinin finalinde de belirleyici olacak bu olayın yanında, Wikileaks ve Snowden dosyalarını andırır şekilde devlet içinden sızdırılmış gizlilik derecesi olan belgeler üzerine gelişen devlet ve habercilik ilişkisi var. Ayrıca bunlara paralel olarak özellikle artan dijital araçların varlığında haberciliğin değişimi ile ilgili bir duruş da alıyor. Bu açıdan Neal Sampat karakterinin hikayenin merkezine yaklaşması önemli. Bahsettiğim yaklaşma final bölümündeki you embarrass me diyaloğu ile zirveye ulaşıyor sanırım. Nihayetinde ise bir dizinin sunabileceği kadar iyi bir son bölüm ile seriye nokta konuluyor.


Sezonlar ilerledikçe kısalan ve daha az spoiler vermeye çalışan bu bölümden sonra dizi ile ilgili düştüğüm irili ufaklı bir dizi notu sıralayarak yazıyı toplamak istiyorum.

-Dizinin en beğendiğim bölümü birinci sezonun altıncı bölümü olan Bullies idi. Bu bölümde özellikle Will'in Sutton Hall ile olan diyaloğu çok etkileyici bir sahne idi. Peşinden üçüncü sezonun beşinci mi altıncı mi bölümü gelmeli kararsızım ama ilk üçü bu şekilde belirleyebiliriz.

-Dizi boyunca kahramanları ilgilendiren 5 tane ölüm olayı gerçekleşiyor. Will'in babası ve Charlie kalp krizinden ölüyorlar. Charlie'nin yaşı ve Will ile olan ilişkisi düşünüldüğünde, babası ile aynı şekilde ölmüş olması ilgi çekici. İki ölümde de Will'in ulaşılamaz durumda olması ise bir başka benzerlik. Diğer ölümlerden ikisi intihar ve ikisi de stüdyoya devlet içinden, gizliliği olan bilgiler taşıyan kişiler (2. sezonda Solomon Hancock ve 3. sezonda Lilly Hart). Ayrıca ikisinin de taşıdıkları bilgilerin haberleştirilmemesini takiben intihar etmeleri de yine ilgi çekici bir detay kanımca. Son ölüm, -Maggie Jordan'ın hikayesinde en büyük değişimi getiren, Afrika'daki- Daniel'in ölümü ise, silahla vurulma (S02E04: Unintended Consequences) ve Maggie'nin değişimi gibi benzersiz.

-Dizide herkesin mesleğine ve kanalına duyduğundan başka üç tane aşk ilişkisi var. En önde olanı tabii ki Will&MacKenzie ilişkisi. Dizinin ilk sezonunda birlikte gördüğümüz Don&Maggie çiftinin tarafları ise yine bu sezonda işaret edildiği gibi Don&Sloan ve Jim&Maggie çiftlerine dönüşüyorlar. Bu dönüşümler sırası ile ikinci ve üçüncü sezonların sonlarında gerçekleşiyor ve özellikle Jim ve Maggie ikilisi o noktaya epeyce uzun bir yoldan varıyorlar. Dizi içinde kurulduğunu gördüğümüz bu iki ilişki için, yine sırasıyla aşağıdaki diyalogları bahsedilmeye değer buluyorum:
D: Why are you single?
S: A lot of men are intimidated by my intelligence.
D: No, seriously?
S: Because you never asked me out.
(S01E10: The Greater Fool)

M: Have you had a lot of long-distance relationship? J: Yes. M: Have any of them worked? J: No. M: Then why is this going to be different?J: I wasn't in love with them.
(S03E06: What Kind of Day Has It Been)


-Bir de Will ile MacKenzie arasında ilk bölümün ortalarında geçen şu diyalogdan bahsetmeden edemeyeceğim:
W: Social scientists have concluded that the country is more polarized now than at any time since the civil war… the… civil… war.
M: Yes, people choose the news they want now…
W: People choose the facts the want now, so what you’ve just described is impossible.
M: Only if you belive that an overwhelming majority of Americans are preternaturally stupid.
W: I do.
M: I don’t and if you let me, I can prove it.

-Konulardan bağımsız olarak karakterler hakkında da birer söz söylemek gerekirse:
  • Charlie Skinner ile her işi yaparım.
  • Bana göre seri bitiminde en parlatılan karakter Don idi. Karakterin son sezon (özellikle 5. bölüm, Oh Shenandoah) performansı göz önünde bulundurulduğunda kesinlikle haklı bir eylem.
  • Sloan özellikle insanlıkla yakınlaşmadığı noktalar ile çok eğlenceli bir karakter idi.
  • Dizi boyunca iki karakterden net bir şekilde tiksindim. Jerry Dontana ve Hallie. Jerry Dontana dava noktasına kadar tutkularını kovalamak adına hata yapan bir insan olarak kabul edilebilirdi. Kovulduğu asansör konuşmasında "avukatımla konuşmadan daha fazla bir şey söylememeliyim" dediği noktadan itibaren kötü bir insan konumuna geçti sanırım. Ama durumu netleştiren, bir tuzak olarak Don'dan referans istemesi ve neticesinde ikinci davayı açması oldu sanırım. Hallie'nin ise baştan itibaren rahatsız edici bir bencilliği vardı. Romney otobüsünde Jim ile birlikte itiraz etmesi tek olumlu hareketiydi sanırım. Ondan gayrısı fiyasko.
  • Öne çıkan karakterler arasından MacKenzie, Don ve Jim daha gerçek karakterler. Uzmanlık alanları dışındaki beceriksizlikleri, bilgisizlikleri, sakarlıkları ve hataları onları daha gerçek kılıyor. Will ve Charlie ise daha kusursuz karakterler. Mesela 2. sezonun ilk bölümü olan First Thing We Do, Let's Kill All the Lawyers'ın hemen başında Will, karşısında oturan avukatın klavye üzerindeki parmaklarından Genoa yerine Geneva yazdığını fark edebiliyor. Tabii bunu seçebilen birisinin videodaki montajı fark edememesi de göze batıyor. Yukarıdaki üçlüden bu ikiliye daha yakın duran ise Don kanımca.


Son olarak, diziden yukarıda bahsettiğim bazı sahneleri de kapsayan bir derleme de sunmak istiyorum. Aslında bu yazı, iskeleti ilk oluşturulduğu sırada yayınlanabilseydi daha geniş bir seçki sunacaktı. Ancak aradan geçen zamanda HBO dizinin resmi YouTube kanalını kapattı ve hazırlamış olduğum playlist de büyük ölçüde yok oldu. Mümkün olduğu kadar onarmaya çalıştığım hali şöyle:


Bu yazıyı bitirdiğime göre, uzun zamandır kitaplığımda bekleyen Don Quijote kopyasına nihayet yöneleceğim sanırım.kedi

Pazar, Mayıs 25, 2008

Helldorado, Milli Takım, Ülker ve A Drinking Song


Az önce, eski güzel gösterimiz Eurovision'un bu seneki ayağını izlerlerken, oylama bitiminden sonra verilen reklam arasında kafamı bilgisayarıma eğmişken kulağıma gelen A Drinking Song melodisiyle kafamı kaldırıp televizyona baktım. Dalgalanan Türk bayrakları, statta zıplayan ay yıldız bezeli taraftarlar ve hep birlikte sallanan bir Türk Milli Takımı kadrosu görünce içim bir garip oldu. Helldorado ve Türkiye'nin özel ilişkisine daha önce bu sayfada dikkatinizi çekmek istemiştim. Ama bu eğlenceli İskandinavları ve şarkılarını -Türkçe sözler yazılmış halde olsa da- Milli Takım reklamında kullanacak kadar benimsemiş olabileceğimizi düşünmemiştim.
Reklamı gerek pek sevmediğim EURO 2008 aday kadromuz gerekse, özellikle baslarda baya uyumsuz gelen Türkçe sözler yüzünden pek beğenmedim. Ama Ülker'in ilk Milli Takım reklamından sonra -bu sefer özgün olmasa da- güzel müzikli reklamlar çekmesi taktire değer görülebilir. Öte yandan bu reklam bende Turkcell'in son maç doneminde yaptığı Yasar'in Cat Stevens'in Lady D'Arbanville şarkısı üzerine yazılan sözleri seslendirdiği o kötü reklamının bende çok derin izler bırakmış olduğunu hatırlattı.
Not1: Eurovision'da yine ilk ondaki ortalama yerimizi aldık: 7.yiz.
Not2: Youtube ne alemde, hala kapalı mı, bu video ne zamanlarda izlenir bilemiyorum ama yine de elbet yılın bazı günleri de açık olacak bu site. Ondan vidoyu koymam çok yersiz olmamıştır umarım.

Salı, Nisan 29, 2008

Persepolis, cnbc-e 'de

14 Mayis çarşamba akşamı saat 22:15'de cnbc-e'de Dünya Sineması Kuşağında izleyici ile buluşacak Persepolis adlı filmi izlemenizi şiddetle tavsiye ederim. Iran kökenli bir Fransiz çizgi roman sanatçısı olan Marjane Satrapi'nin ayni adli eserinin sinema uyarlaması olan film, yazarın kendi hayatini örneğinden bir toplumun ve içindeki bir bireyin çalkantılı dönemlerine bakisi niteliğinde. Film 2007 Cannes Film Festivali'nde jüri özel ödülüne layık görüldü ve 2008 Oscar Ödülleri'nde en iyi animasyon film dalında yarıştı.


Ben Persepolis'i izledikten sonra bu filmin Türkiye'de festivaller ve sınırlı gösterimler dışında, sinemalarda geniş çapta gösterime girip girmeyeceğini merak ettim. Sonra bir marketin raflarında DVD'sine rastlayınca filmin sinema için şansını kaybettiğini üzülerek gördüm.
Filmin televizyon kanallarında yayınlanmasına da pek ihtimal vermiyordum. Iran devrimi'ni bir kız çocuğunun ve sonrasında hayata olan etkilerini genç bir kızın ağzından anlatan eseri Türkiye'nin içinde bulunduğu durumu cok iyi sergilediği ve bunun gösterilmesinin toplum tarafından kaldırılamayacağını düşündüğüm için değildi ümitsizliğim. Bana göre gösterdikleri değerli ve önemli de olsa bir sinema eserini bir imge olarak alıp, bunun etrafında Türkiye'nin başına gelecekler konusunda anlamsız sözler sarf edecek ciddi bir kitle olduğu için bu toplum bu filmin geniş kitleler tarafından seyredilmesini kaldıramazdı.
Düşüncemi ne kadar anlaşılır bir bicimde ortaya koydum bilemiyorum ama Persepolis 14 Mayıs 2008, çarşamba akşamı cnbc-e kanalında gösterilecek. Sonuçta filmin bir ulusal kanalın (atv, star, kanal d, show, vb.) prime time'i kadar izleyicisi olmayan bir kanalda gösterilecek olması filmin televizyon yayını ihtimali hakkında yaptığım değerlendirmede çok haksiz olmadığımı düşündürse de bana, bu filmi izleme şansı olmamış olanlar için fırsatın oluşmuş olması çok güzel.

Not: Bazı kaynaklarda filmin Türkiye'de geniş anlamda sinema dağıtımının yapılmış olduğuna dair bir şeyler okudum. gözümden kaçan bir şeyler olmuş olabilir, bilgisi olan paylaşırsa sevinirim.

Cuma, Aralık 28, 2007

diziler

Madem Pushing Daisies'den laf açıldı, aynı şekilde izlediğim diğer dizileri de kısaca sıralayayım da insanlığa bilgi olsun:

Avatar: The Last Airbender
Son hava bükücüsü ve aynı zamanda Avatar olan Aang ve arkadaşlarının, dünyayı işgal etmeye çalışan Ateş İmparatorluğu ve onun lideri olan Ateş Lordu Ozai'a karşı olan mücadelesi anlatılıyor. Bu mücadele dahilinde sadece hava bükme bilgisine sahip olan Aang'in diğer disiplinlerde de eğitim alıp, tam olarak uyanmış bir Avatar olama çabası da sergileniyor. Çokça çocuksu ögeler içeren bir senaryoya sahip olmasına rağmen insanı her daim tebessüm etmeye itebilen ve basit bakış açılarından da olsa hayata dair güzel yaklaşımlar getiren bu dizinin daimi bir izleyicisiyim.
Şu anda yazmakta olduğum diziler arasında sezon arası/sonu tatilinde olmayan tek dizi olan Avatar, 10 bölüm sonra maalesef bitecek. Toplamda 3 sezon olacak sizinin 61 bölümü olmuş olacak. Şu anda 51. bölümde.



Lost
Hakkında fazla bir şey söylenmesine gerek olduğunu sanmadığım güzide dizimiz. Adaya düzen insanların hikayesi. Türkiye'de dahi çok bilinen ve dahi çok sevilen bu dizinin takipçilerinden biri de benim.
3 sezonu tamamlanmış olan dizinin 4. sezonunu heyecanla bekliyoruz ancak 16şar bölüm olası tasarlanan bu son 3 sezonun ilki olacak olan 4. sezonun senarist grevi yüzünden 8 bölümde kalma ihtimali var. Ama ne olursa olsun 31 Ocak'ta 4. sezon başlıyor, 8 ya da 16 bölüm, izleyeceğiz.





How I Met Your Mother

Çok tanınan ve çok sevilen başka bir dizimiz de How I Met Your Mother ya da kısa adıyla HIMYM. Gelecekteki Ted'in çocuklarına anneleriyle nasıl tanıştıklarını anlatma hikayesi 3. sezonunda. Hoş grev yüzünden 3. sezon yarım bir şekilde bitti. Düşük izlenme oranları yüzünden dizi bitme tehlikesiyle karşı karşıya. 4. sezonlarında kısa bir seri ve güzel bir final bekliyoruz artık. Zaten hikaye yeterince uzadı galiba.






Pushing Daisies
Geçen yazımda ne kadar güzel olduğunu anlattığım dizimiz. Genç pastacımızın bir özel yeteneği etrafında dönen bir hikayeye sahip. Pastacımız, dokundu ölüleri hayata geri getiriyor. Hayata getirdiği bir ölüye tekrar dokunursa da onu sonsuza kadar öldürüyor. Tabi insanları hayata getirmenin bir bedeli de var. Eğer hayata getirdiği bir insanı bir dakikadan uzun bir süre hayatta tutarsa, hayata getirdiği bu ölünün hayatına karşı rastgele bir kişinin hayatı sona eriyor.
Pastacının bu yeteneğini keşfetmesi, kullanmamaya karar vermesi ve sonra kullanmaya başlamasıyla olaylar gelişiyor. İzleyin anneciğim.



Mad Men
Mad Men, bu diziler arasında en az izlediğim ve yayınlanan bütün bölümlerini izlemediğim tek dizi. İlk 3-4 bölümünü izledim ama devam edeceğim gibi duruyor.
70lerde reklam dünyası ve reklamcıların hayatının yansıtıldığı başarılı bir drama. Etkileyici performanslar var, izledikçe daha çok paylaşırım.






Bu dizilerin yanında bu sene televizyon izleme olanağım olsaydı bu sezon başlayan bir kaç yerli diziyi takip etmek istiyordum. Bunlar Bıçak Sırtı, Elveda Rumeli, Parmaklıklar Ardında ve yeni başlayan Halide Edip'in Sinekli Bakkal'ı. Özellikle ilk birkaç bölümünü izlediğim Bıçak Sırtı Türk dizi dünyasına yeni bir soluk getireceğe benziyordu. İnşallah yazın tekrarlarını seyredebiliriz.

Salı, Aralık 25, 2007

Pushing Daisies hakkında...

Yıl bitmeden bir iki yazı yazayım da Aralık kotasını doldurayım. Hem bu şekilde aralık başlarından beri geçirdiğim çalkantılı döneme bir virgül koyduğumu da eşe dosta, varsa okura duyururum.
Bu, yılın son ayında geçen yıldan, yaşanmışlardan, mutluluklar ve üzüntülerden bahseden kişilerden olabilmek isterdim herhalde ama bu seneyi de bu tür insanlardan olamamış şekilde bitireceğiz. Ne yapalım, sağlık olsun. Ama yine de bu aya ayrı bir değer verdiğimizi göstermek adına geçen sene yaptığımız gibi Aralık ayındaki Emre ile ilgili bir şeyler söyleyelim. Geçen seneki unutkanlık hissini/bilgisini bu Aralık'a da taşıyan genç Emre, en azından bu Aralık, mutlu olmak adına güzel bir keşif yaptı: Pushing Daisies!

Aslında buna tam olarak keşif denemez. Daha çok 22dakika.org'da çıkan bir kaç yazının uyandırdığı merakı yeni sabit diskimin verdiği rahatlıkla bastırma çabası içine girmem olarak nitelendirilebilir. Ama adı en olursa olsun Amerikan abc kanalında yayınlan bu "sıcacık" dizinin bütün bölümlerini internetten temin edip, izledim. Bu noktada şunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki Pushing Daisies, hayatım boyunca seyrettiğim en iyi yapımlardan biri. Bu saptamaya varmamda, benimle birlikte diziyi takip etmeye başlayan ve zevkine çokça saygı duyduğum bir arkadaşımın övgülerinin de etkili olduğunu söylemeden edemeyeceğim.

Dizinin başarısı dizi ve sinema dünyasında da kabuk görmüş olacak ki, bu mütevazi dizi 3 dalda, Altın Küre adaylığıyla onurlandırılmış. Yalnız diziyle ilgili bir sorun var ki; 9 . bölümünde bulunan dizimiz Amerika'daki senarist grevinden etkilenmiş durumda. Hali hazırda yeni bölüm senaryosu bulunmayan dizinin akıbeti merak uyandırıyor. Hele son bölümde kalan notkada bu merak biraz daha da yükseliyor.

Cuma, Ağustos 18, 2006

Yaz Yazıları 1: Haber Makinası

yazılış tarihi: 04.08.2006

Ben normal koşullar altında televizyon ile yakın alaka içinda yaşayan bir insanımdır. Küçüklüğümden beri hayatla ilgili en önemli etkinliklerimden biri televizyon seyretmek olmuştur. Devlet televiztonları TV1, TV2 ve TV3 (GAP Televizyonu)'de Susam Sokağı, yabancı diziler (ve "Bizimkiler") ve eğlence programlarını izleyerek başladığımız televizyon, özel kanallarla birlikte daha da renklenmişti ve televizyon izlemek bizim için vazgeçilmez bir etkinlik olmuştu. (Transformers, Tiny Toons, Animaniacs, Parlaiment Pazar Gecesi Sineması, Evli ve Çocuklu, ATV Ana Haber, Aileler Yarışıyor, Süper Baba, en nihayetinde İkinci Bahar ve şu anda hatrıma gelmeyen bir kaç yapım daha, özel televizyonların hayatıma kattığı güzel anılar olarak hep fikrimde yaşayacaklar.) Ancak sırası ile yatılı lise hayatı, üniversite yurdu ve televizyonsuz öğrenci evi beni son 5 yıldır televizyondan bir nebze olsun uzaklaştı. Şimdi yeni öğreci evimizde kocaman bir televizyonumuz da var ve ben bu sihirli alet ile yeniden televizyonu keşvetmeye başladım.
Tabi az önce belirttiğim televizyonla geçmiş zamandaki yakın alakam yaşımın, geleneksele yakın Türk Ailesi içindeki duruşuna bağlı olarak ancak gün içi ile sınırlı olmuştur. Liseye gelene kadar sadece bir kaç kere gece yarısına veya daha sonrasına kadar televizyon izlememe izin verilmişti. Bu sebep başı çekmesi ve sunucusunun saygısız kabul edilen tavırlarının toplumun geneli (büyüklerimiz) tarafından tasvif edilmemesi (onaylanmaması) ardıl sebebi tarafından desteklenmesi suretiyle önce Gece Kuşu ve daha sonra Televizyon Çocuğu programlarıyla akranlarım arasında büyük beğeni toplayan Okan Bayülgen'in programlarıyla televizyonla alakalı olduğumu iddia ettiğim dönemde tanışamamıştım. Hatta zaman ilerleyip onun açtığı yoldan ilerleyen Beyazıt Öztürk'ün de hemen hemen aynı saat aralığında yayınlanan programı X (X= , Rifle, Banvit, ...) Beyaz Show da çok meşhur olmuş olsa da ben o programla da tanışmamıştım. (Hatta hâlen o programı izlemişliğim yoktur.) Ancak ilerleyen zamanla birlikte Okan Bayülgen gerek oyunculuğu (Ağır Roman), gerekse başka kanallardan takip ettiğim eylemleriyle taktirimi kazanmıştı. İlk yayına başladıktan yıllar sonra programını seyretme olanağı bulduğumda önce stüdyoda bulunan ve telefonla bağlanan konuklarına hitabını ve tepkilerini yadırgayacak da olsam daha sonra bunu doğal karşılamaya başlayacaktım.
Gel gelelim bu birbiriyle alaklı gibi görünse de bütünlük taşımamasına özen gösterdiğim iki paragrafımın ortak noktasına: Haber Makinası.
Okan Bayülgen'in şu anda sürdürdüğü kişisel eğlence programından (ve ortak yapım şirketlerinden) ödünç aldığı Makina adını programın ilgi alanı olan Haber konusuyla birleştirilmesinden oluşan ismi dikkat çeken, Okan Bayülgen, Saba Tümer ve Hakkı Devrim'den oluşan kadrosuyla saygı uyandıran yapım benim şu aralar yeniden keşvettiğim televizyonda izlemekten en çok zevk aldığım program. Programlarını geç keşvetme olanağı bulduğum Okan Bayülgen'in ustalıkla yönettiği ve işlerini iyi yapan insanların katkıları ile yükselen; haber gibi, ülkemizde basın (gazete) döneminde çok iyi yapılmış olup şimdi medya (televizyon) döneminde kan kaybetmekte olan, zaruri bir başlığı inceleyen yapım ilk izlediğimden bu yana kendini seyrettirmek için her seferinde yeni nedenler de sunuyor önüme. Özellikle her program için itina ile seçilmiş konukları bu nedenlerin en önemlilerinden bir kaçını oluşturuyorlar. Tabi benim programı izlememdeki asıl amacım, kolaylıkla tahmin edebileceğiniz üzere, "Ömrünüze Bereket" bölümünden dilimizin kullanımıyla ilgili kesin ve doğru bilgiler elde etmektir.
Sonuç olarak bana bu sıcak yaz günlerinde, bu sayfda için uzun sayılabilecek bu yazıyı yazdıran programın seyre değer olduğuna emin olabilirsiniz.
Adana'dan sevgiler anacım:)

Perşembe, Haziran 29, 2006

söz tutmam ben... ama sörf yiyebilirim

Son yazımı yazmamdan bu yana geçen 18 günlük zaman yazdıklarımın gerekliliği ve doğruluğunu bir kez daha gösterdi bana. Hoş bu sefer, tutumumu haklı gösterecek sözde bir çok nedenim var ama beni bu yalanlarla kandıramam ben. İkimizin ya da birimizin de çok iyi bildiği üzere böyle orta dereceli zorluklar (evde internet olmaması, yaz okulu dolayısıyla haftada -9u kabir azabı yaşatan- 18 saat derse girmem ve çalışmayacağım için vicdan azabı duyduğum ve duyacağım bir diferansiyel eşitlikler ara sınavı) ancak yapılmayan bir işe bahane olurlar, yoksa yapılmak istenilen bir işe kesinlikle engel olamazlar.

Ama bu sefer bu iç hesaplaşmamla boğmayacağım monologlar yığınımı (blogumu). Onun yerine gündelik şeyler söyleyecem. Sörekli söylediğim, söylemek için düşünmediğim, omur iliğimin yardımıyla ortama verdiğim sözlerimi dökecem buraya da. Burayı de kirleteceğim. Neden? Çünkü kolay. Çünkü hitap kitlesi daha geniş. Çünkü burası her ne kadar benim egom için yapılmış bir proje olsa da benim dışımda bir iki tane daha okuru var buranın -umarım.

İşte başlıyorum:
1) 10 gün önceki Adana ziyaretimde biraz geç de olsa keşfettiğim 3 programdan 1 tanesini hala takdir ediyor ve takip etmeye çalışıyorum. Bu program tabi ki atv'de yayınlanan Sabah Yıldızları adlı program. Hoş dikatinizi çektiyse takip etmeye çalışıyorum dedim; çünkü kendini bilmez ODTÜ yönetimi haftalık ders programıma, 4 gün, programın yayın saatine ders koymuş. Dolayısıyla kaçırıyorum ben de bu eğlenceyi, pardon şahaneyi. (Yanlış sözcük kullanımına da dikkatinizi çeleyim mi?) Ama sağolsunlar, akşam yayınlanan magazin programlarımız gündüz programı izleyemeyen insanlar olabileceği düşüncesiyle hemen hemen her akşam tekrarını veriyorlar. Hem de "n" kanalda. (Burada da n bilinmeyen, büyük sayı anlamında. Hatta yer yer mübala anlamı da katmıştır.) Bu programın gerçek yıldızı olan Meriç Bey'e övgüler dizecek edebi kapasitem ve takatim olmadığı için yıldızları sönen iki programın değerli sunucularının adlarını söyleyip, bir sonraki başlığıma geçeceğim: Seda Sayan ve Lerza Mutlu.
2) Nil Karaibrahimgil'i çok seviyorum. Ama söz yazmayan bir Nil Karaibrahimgil'i daha çok severdim. Yok ben illa söz yazacam diyorsa başımızla birlikte ama keşke yazmasa. Ya da yazarsa yazsın, biz onu görelim yeter :) Hatta, "SAĞ ELLER HAVAYA..."
3)Bu yaz Türk müziği için lanetli bir yaz oldu. Daha yaz bitmemiş olmasına rağmen çok rahat konuşabiliyoruz çünkü durum bu noktadan sonraya iyiye gidemez, olsa olsa daha beter olur. Ne demek istediğimi anlamayan veya anlamazdan gelenler için bu yaz albüm ve klipleriyle kulaklarımızı ve gözşerimizi zehirleyen ünlülerimizi kısaca hatırlayalım: Serdar Ortaç ve Yıldız Tilbe önderliğinde, Demet Akalın, Hande Yener, Gülben Ergen ve Gülşen; Pamela, Ajda Pekkan, Kenan Doğulu, Ayna, Altay, Natalia, Ebru Yaşar, Berksan, Hepsi ve Hızır Acil. Bunlar gündemi sarsabilecek güçte olanlarıydı, tabi bunların yanında onlarca bunlardan bile daha kötü ama adları bilinmediği için bizi etkilemeyen müzik de yapılıyor. Nerden nereye be?

Bu son madde midemi kaldırdı. Daha fazla devam edemeyeceğim. Şimdilik bu kadar, saygılarımla.